19 Aralık 2011

Biri bizi dinliyor!..


"Bilen bilir" üst kat komşusu ne fenadır..

>>"Bilen bilir" kullanımı başka dillerde de mevcut mu, merak ediyorum; fakat öyle direkt çevirisi değil, "bilen bilir"in o kendini beğenmişliğini, "bilmeyenlerin cehenneme kadar yolu var""salak sen nereden bilecen!" ifade tarzını yansıtması gerekiyor. Tamam bilen biliyor zaten, neyi vurgulamaya çalışıyorsun? Bilmeyenler ne yapsın, onu söyle. Bu kullanımı film, kitap yazılarında görebilirsiniz en çok. "Bilen bilir" yazıp siktir eder sizi. Zaten izlemediğin filmin yazısını okumak pek de bi can sıkıcı. Spoiler yeme ihtimalin yüksek. O yüzden film hakkında yazı yazmayı da bıraktım, paylaşımı da kestim. Halbuki ne güzel filmler izliyorum 3-4 gündür, yazık oldu hehe<<

Çok fenadır üst kat komşusu. O sizin her şeyinizi bilir. Gece yatmadan önce arkadaşınızla yaptığınız muhabbeti dinler. Bazen size hak verir, ama gelip de söyleyemez. Sevgilinizle sevişirsiniz, gelip de "şu pozisyonu değiştirin artık" diyemez. Tuttuğunuz takım gol atınca deliler gibi bağırırsınız, kolunuza girip de zıplayamaz. Dinlediğiniz müziğin "kafa siktiğini" gelip de size anlatamaz. Fakat siz her şeyin farkındasınızdır. Aslında o, evinizde yaşadığınız her şeyden haberdardır. İnterneti kapattığınızı hemen anlar, gözü kablosuz ağ listesindedir, "aha evden çıkıyor" der. Akşam eve gelirsiniz, kapıyı pat diye kapatınca "hah geldi eve" der, rahatlar.

Bir gün apartmanda karşılaşırsınız üst kat komşunuzla. Size "merhaba" der. O "merhaba"da, muhabbetiniz de seks hikayeleriniz de dinlediğiniz müzik de, hepsi vardır. Hafiften de gülümser "merhaba" derken. Hissedersiniz bir şey ima etmek istediğini. Gözlerinizi yere çevirerek "iyi günler" dersiniz, koşarak kaçarsınız ve bir daha bu anı yaşamamak için yalvarırsınız. Çok fenadır üst kat komşusu..
Raskolnikov olmadığı halde, çıkmadan önce kapının deliğinden biri var mı yok diye bakan, usulca kapısını açan komşularım var benim. Sanırsınız tefeci kadını öldürmüş. Yine de onları üst kat komşumdan daha çok seviyorum.

12 Aralık 2011

Pucca'nın suçu

Bir suçlu varsa, o da Pucca'dır benim gözümde.


Pucca, gördüğüm kadarıyla, blog aleminde en çok okunan ve tanınan blogger. Bu da beraberinde sorumluluk getiriyor. Çünkü insanlar başta özgünlükten uzak oluyor ve kendine birini örnek alıyor. Pucca da kötü örneklerden biri.

Konuşmasında "de, da'yı bitişik yazıyorum ben" diyor. Ee iyi bok yiyorsun! Bazen onlar bitişik de yazılıyor. Zaten bunun farkında Pucca; fakat "uğraşacak halim yok bu şeylerle" tarzında vurguluyor düşüncesini. Sanki çok matah bir şey de yaptığı, yazar ile blogger arasındaki fark konusunda ilk öne sürdüğü şey bu yazım hatası.

Pucca güya yazar olarak da görmüyor kendini, ama kitap çıkartıyor. Her kitap çıkaran yazar değildir tabi ki. Keşke Türkçe'de buna uygun bir kelime olsa.(sürücü ile şoför arasındaki fark gibi) Ama Pucca gözleriyle adeta "hayatım boyunca bu aşk hikayelerini yazıp para kazanmak istiyorum" diyor. Hürriyet'te yazdı, kitap çıkarttı derken kimliğini deşifre etti. Önceden deşifre etmemesinin nedeni ise bu sözde yazarlık işinden para kazanamayacak olmasındandır.

Her yer Pucca tarzında yazan, kimliğini gizleyen, yazılarında yazım hatalarıyla insanı bezdiren, Marilyn Monroe'yu gözümüze gözümüze sokan kızlarla doldu.

Not: Pucca yazımı okumuş, üzülmüş, sinirlenmiş, bana vermiş veriştirmiş, bu aralar üzerine çok geliyorlarmış falan.. Yıllar yılı kendini eleştiren Pucca, bu duruma geldiyse vah haline! Halbuki ben şahsına hakaret etmeden, bana göre konuşmasındaki tutarsızlıkları eleştirmek istemiştim. Mütevazılığı buraya kadarmış, öğrendim. Böylesine fenomen olunca insanın biraz da eleştirilere açık olması gerekiyor.

8 Aralık 2011

Uyumayan Ses hakkında(mim)

Baktım olacak gibi değil, mimleyen kişi sayısı artıyor, şu hakkımdaki 7 gerçeği anlatıyım da rahatlayalım. Zaten hep kendimi anlatıyorum, gına geldi yeminlen. İnsanlar blogu okumayı bırakacak. Mime ne yazıyım diye iki gündür düşünüyorum, derslerimden geri kaldım be!

Takip ettiğim kadarıyla mimleyen 3 kişi var. Nora, Missbone ve Larien'e teşekkür ediyorum. Niye teşekkür etmem gerekiyor bilmiyorum. Ödüllü falan diyorlardı, yazınca ödül mü vereceksiniz? Missbone anlatmaya çalıştı ama yine de anlamadım olayı. Ha bir de neden 7 gerçek? Bir insanın en fazla 7 gerçeği mi olabilir? Neyse tamam, notlar açıklanmaya başladı da gerginim biraz, kusura bakmayın :)

Buyurun 7 gerçeğim:
1- Kibir
2- Açgözlülük
3- Şehvet
4- Kıskançlık
5- Oburluk
6- Öfke
7- Tembellik

Nasıl gerçekler ama? Hepsi var bende, tek bünyede toplayabildim.
Tamam asıl gerçeklerime geçiyorum:

- Blogun ilk ismi The Stalker'dı. Bu ismi her yöne çekebilirim diye düşünmüştüm, sosyal ağlar zaten birbirini takip eden ruh hastalarıyla dolu. Sonradan içimde durmak bilmeyen sesi betimlemek için blogun ismini Uyumayan Ses koydum. Çoğu yazımı da gece yazıyorum zaten, bir nevi uyumama durumu söz konusu. Gördüğünüz gibi tek yönlü düşünemeyen bir insanım. En az iki amacı gütmeli hayatımdaki şeyler. Mutfağa su içmeye gitsem bile, yanımda ya boş bardak ya çöp, bir şey götürürüm. Tek bir şey için hareket edemem.

- Yazılarımı yazarken illa ki müzik dinlerim. Ders çalışırken de sözsüz müzik dinlerim genelde. Yemek yemeden önce de izleyeceğim şeyi ayarlarım. Hiçbir şey bulamasam da gider televizyonu açarım. Hoşuma giden bir şey varsa onun reklama girmesini beklerim. Tam başlayacağı ana denk getiririm ki yemek yerken salak reklamları izlemiyim. Alışkanlık işte. Hatırlarım, anaokuluna giderken annem kahvaltımı televizyonunun önünde yedirirdi. Oradan kaldı bu özellik bana.

- Anne demişken ailem ayrı benim. Kardeşim de yok. Çok rahat bir yaşam sürüyorum kısacası. Ne istersem alınır ki her gördüğünü de isteyen biri değilimdir. Küçükken de çok uslu çocukmuşum zaten, gıkımı çıkarmazmışım. Aileme oldukça bağlıyım. Babamla daha çok arkadaş gibiyizdir, gideriz iki bira içeriz, muhabbet ederiz. Annemden dizi gelişmelerini alırım. Dizi izlemem ama, salona iki dakika geçerim, annem bütün her şeyi anlatır dizi hakkında. Böyle de güzel insanlar işte :)

- Alışveriş delisi değilimdir, ama ürün araştırma delisiyimdir. Bir şeyi almadan önce 40 kere düşünürüm, her yerde araştırırım fiyatını. En uygununu almak asıl amacımdır. AVM'leri gezer gezer, hiçbir şey almadan çıkarım, zaten ilk tercihim de internetten alışveriş olur. Çoğu insan güvenmiyor ama ben daha hiç sorun yaşamadım. Ebay, Gittigidiyor, Sahibinden gibi siteler benden sorulur. Biri internetten ürün satacaksa ya da bir şeyin internetteki fiyatını öğrenecekse ilk olarak bana gelir.

- Yemek seçerim. Askere gidince düzelir di mi? Bu duruma gıcık olan, "bamya sevilmez mi olum!" diye isyan eden insanların da ilk başvurduğu şey bu oluyor. Sarımsak yemem, maydanoz yemem, soğan yeni yeni sevmeye başladım. Fastfood yanlısı bir insan da değilim o kadar. Önceden Burger King, McDonald's tan dışarı çıkmazdım, artık sevmez oldum. Kola da içmiyorum. Zararlı bunlar zararlı. Hepsi Amerika'nın oyunu. Yemeyin şunları. Gidin Keffçe'de pilav üstü kuru yiyin. Yanına da cacık isteyin. Hayatın anlamı orada gizli.

- Burçlara inanmıyorum ama ikizler burcunun da her özelliğini taşıyorum. Keşke taşımasam da kurtulsam şu saçmalıktan. Karar değişikliği, kararsızlık başıma bela. Bir tutumu sonuna kadar sürdürmek hoş olsa gerek, bende hiç olmadı. Fanatizmi de anlayamadım mesela. 10 küsur senedir müzikle ilgileniyorum, gitar çalıyorum, ama Steve Vai'nin S'si olamadım. Halbuki Stev'i falan olmam gerekirdi. Teknolojiyi takip ediyorum ama Steve Jobs'ın S'si olamadım.(Neyine oluyorsun lan zaten aq!) Hedefleri doğru ayarlamamışım, ondan olsa gerek.

- Boş günleri boş boş geçirmek boş gelir bana. Bilgisayar başında hiçbir şey yapmadan oturursam rahatsızlık duyarım. Plan yaparım hemen, belli bir saate kadar kitap okurum, oyun oynarım, yazı yazarım, film izlerim vs.. Film konusunda da şunu söyliyim son olarak. Çok film izlerim ve izlerken filmi akışına bırakırım. "Aha bardağı yere koydu, filmin sonunda bunla alakalı bişe çıkar" diye kafa yormam. Bir de filmdeki replikleri benimsemem, bazı insanlar da çok dikkat ediyor. Ben o an filmi yaşarım, dünyadan uzaklaşırım, bitince hayatıma devam ettiğimi hissederim.

Benim mimlediklerim:
- Eren Doğan(blogu boşlamaya başladın, gözümden kaçmadı değil)
- Esra Dilara Akman(merakla bekliyorum)
- Finduilas(yazaydın iyiydi)
- Süpersonik Çok Bombastik(yazarsın diye düşünüyorum)
- Mia Wallace(herhalde kesin yazar sanırım)
- Memento Mori(yazacak bir hava sezdim senden)
- By Mutu(yazmaz ama ya yazarsa?)
- Glamdring(ne zamandır yazmıyosun, mim olmasa da başka bişe yaz da okuyalım)
- Diplomalı Bakkal(yaz yaz, açılırsın)
- Sparrow(tam senlik)

5 Aralık 2011

Nerede benim Tosbağam?

Erkeğin başlıca görevi araba kullanmak.(Size cevabım yine Ozan Güven tarzıyla olacak: ya hadi bi s...) Ehliyetim var fakat araba kullanma meraklısı hiç olmadım. Biri kullansın canım işte, kimse beni strese sokmasın şu berbat trafikte. Mis gibi sağa sola bakmak varken niye araba kullanayım?

Düşünüyorum da şu yaşıma kadar bir kez olsun araba kaçırmışlığım yok, hatta kuzenim babamın arabasını kaçırırdı da benim elimi sürmüşlüğüm yok. Bu kadar uzağım işte, anlayın.
Söylemeden geçemicem, ne yazık ki bu dönemde araba yoksa kız da yok. Ha araba varsa kız var mı, en azından arabası olmayandan daha çok şansın var koçum, emin olabilirsin. Nasıl ki "geçen hafta sarışın sevgili yaptım" deyince arkadaşım, fazla söze gerek yoksa; aynı şekilde "geçen hafta arabalı sevgili yaptım" demenin de üstüne söylenecek bir şey yok. Bu arabalı sevgili öyle bir şey ki ayrıldıktan sonra arabasız sevgiliye düşemiyorsun, arabalıdan devam etmen lazım(hay araba kadar taş düşsün kafana emi!)

Arabalara bakıyorum, mesela Mercedes, çoğu modeli tam bir mafya arabası. Geniş, konforlu koltuklar falan. BMW, asarım keserim, Bahçeli 7'yi coştururum gibi. Bir yanda ise Volkswagen Tosbağa... "ayyy çok tatlı ya"

Bok tatlı! Dışarıdan tatlı gibi duruyor di mi? 

Tosba deyince benim aklıma çile geliyor, yolda kalmak geliyor. Mavi, kırmızı, yeşil, rengarenk şirin mi şirin adamı ruh hastası eden bir araba bu Tosba, öyle durduğuna bakmayın. Sadece kızların gönlünü çalmak için üretilmiş. Kızın gönlünü çalıp atıyorsun arabaya, iki km sonra yolda kalıyorsun. Hava buz gibi, kliması çalışmıyor. Yağmur yağıyor, silecekler çalışmıyor. Sollayım şu adamı dersiniz ayna kaymıştır falan. Rezillik. Ha üzerine 10 bin lira koyup yürür hale getirebilirsin, ama bence değmez. Bırak gitsin.

Bir de bunun kardeşi var iki tekerlekli. Vespa... "ayyy çok tatlı ya"

Cevabımı biliyorsun. Sen o Vespa ile bi trafiğe çık bakalım, seni ne yapıyorlar. Ondan sonra tatlı mı değil mi tartışırız.

Yazının sonunda romantiğe bağlıyım diye düşündüm de olmadı. Sevgilini al, tut elinden, sokaklarda koştur, gitmek istediğiniz yere sarmaş dolaş gidin desem de pek kalmadı be böyle kız. Dediğim gibi, devir arabalı sevgili devri. 

- Eryaman'dan Kızılay'a yürüyerek mi gidicez ya Necati?
- Haklısın bebeğim.. Sen de haklısın..

Not: Eryaman'dan Kızılay'a yürüyerek giden arkadaşım var ama, yok değil :)

27 Kasım 2011

Avada Kedavra

Anneannemin evinin girişinde açık kahverengi, sarı tonlarda bir çekyat vardı; hemen arkasında da 4-5 raflı bir kütüphane. O çekyata çıkıp kitaplara bakardım hep. Dayımın birçok kalın kitabı vardı orada, okumaya korkardım, daha yaşım küçüktü.

Bir gün yine kitaplara hayran hayran bakarken yanıma dayım geldi. Elinde çok da kalın olmayan 2 kitap vardı. Bana uzattı ikisini de "bak bunlar senin ilgini çeker" dedi. Aldım baktım. Kapakta gözlüklü bir çocuk vardı. Alnında şimşek işareti, altında da bir süpürge. İlgimi çekmişti gerçekten. Benden 1 yaş küçük kuzenim de merak etmişti kitabı. Biraz okumuştu ama birkaç gün sonra top oynamak ona daha mantıklı gelmişti sanırım. Daha dinamik bir çocuktu, zaten oldu olası kitap okumayı hiç sevmemişti.

Böylece kitaplar bana kalmıştı. O gün kitapları okumaya başlamıştım ve uzun süre de elimden bırakamamıştım. Sanırım hayatımda bir seriyi hiç bu kadar hızlı okumamışımdır.


Yıllar geçti, Ankara'ya taşındık. Seri hala devam ediyordu tabi. Dayım ise beni bu batağa bulaştırıp çekilmişti. Kitap pahalıydı herhalde ki ilk korsan kitap alma maceram 4. kitapta ortaya çıktı. Sınıfımıza yeni gelen bir çocuk vardı, adı Ali'ydi, biz ona Cin Ali derdik. Lakabını da sonuna kadar hak ediyordu. 4. kitap çıkmıştı ve bizim Cin de dahil olmak üzere çoğu arkadaşım kitabı okuyordu. Benim de geri kalmamam gerekiyordu. Gittim kitabı nereden aldığını sordum Cin'e, tanıdığı bir korsan kitapçı varmış, oradan almış. "İstersen yarın götüreyim seni, oradan alırsın" dedi, çok iyi çocuktu.

Son derst bitti, Cin ile yola düştük. Geç olmamasına rağmen hava kapkaranlıktı, yani korsan kitap almak için hava koşulları elverişliydi. Cin yol boyunca espriler yapıyor , beni güldürmeye çalışıyordu, ama ben içten içe tırsıyordum. İllegal bir şey yapıyorduk. Korsan kitap! Nihayet korsan kitapçıya geldik, yerde bir tezgah vardı. Başındaki adam sürekli sağa sola bakıyordu. Cin, adamın yanına gitti hemen, selam çaktı. "Benim aldığım vardı ya geçen, ondan alcaz abi, var mı?" diye sordu. Adam telefonla birini aradı, "az sonra gelir" dedi. 5 dakika sonra elinde kitapla bir adam geldi. "Ne kadar?" diye sorduk. "20 lira verin yeter" dedi. İndirim mi yapmıştı bilmiyorum, normalde ne kadar yetiyordu acaba.. Neyse parayı verdik ve oradan tüydük. Eve geldiğimde hatırlıyorum da üstümü bile değiştirmeden koltuğuma oturmuştum. Kitabı okumaya başlamıştım. O gece yarısını, sonraki gece de diğer yarısını bitirmiştim.

Harry Potter serisi benim dönemim için en güzel serilerden biriydi. Bazı insanlar için pek çok şey ifade ediyor aslında bu seri, çünkü birlikte büyüdüğün bir arkadaşın gibi oluyor. Diğer yandan ise haylice çocukça görülüyor ve dalga geçiliyor. Bu bazı değerlerimizi sahiplenmemizle ilgili bir durum sanırım.


Seriyle ilgili anım çok aslında, ama kitaplarıma bakınca gözümün önüne hep bu ikisi gelir. Filmi izlediğimde ise benim açımdan en güzel sahne 4. filmdeki Voldemort'un yeniden doğuşu ve Harry ile olan konuşmalarıdır. Bu sahne birçok Harry sever için önemlidir, çünkü Voldemort'u ilk kez fiziksel olarak izleme şansımız olmuştu. O sahnede Voldemort, Harry için "I want to see the lights leave your eyes" diyor. Bu yıllar yıla süregelen nefretini tanımlayan bir cümle gerçekten. Harry'e duyduğu içindeki o nefreti sözlere döküyor Voldemort.

Seri hakkında klasik olarak "bu kitabı J.K. Rowling trende yazmaya başlamış, işte Hogwarts'a giden o tren de buymuş" gibi şeyler duymuşsunuzdur zaten. Bu kadının 7 kitaplık serideki inanılmaz detayları, gerçekleri öğrenince beyninin durmasını sağlayan durumları bir anda oturup yazmaya başlaması da bana enteresan gelir. Zaten böyle olmamıştır da hep böyle söylendi.

>>Kitapta geçen masonik ögelere değinmek istiyorum. Şaka şaka.. İsmim çıkar michael sikkofield'e inmez uyumayan ses'e. Var ama! Bilin yani :)

24 Kasım 2011

İnternete niye para veriyoruz?

Kutunun arkasında bir düğme var, ona basıyorsun. Önde bir ışık yanıp sönmeye başlıyor. Birkaç saniye geçiyor, yanındaki ışık da yanıyor. Bir iki derken, 4 ışık ahenkle ışıldıyor. Bu andan itibaren internettesin, "enter"la gitsin.

İnternet olayını ben şuna benzetiyorum: Kalorifer peteğinin dibine bir amca tabure atmış, yakmış sigarasını oturuyor, etrafa bakıyor. Derken biri geliyor “amca ben Facebook'a gireceedim” diyor. Amca vanayı biraz açıyor peteğin, “tamamdır, hade” diyor. Başka biri geliyor “amca ben video neyin izleyecem, Torrent'i kökleyecem” diyor. Amca vanayı sonuna kadar açıyor. Amca vanayı ne kadar açarsa adamlar o kadar para ödüyor.

Her ay internete 70 lira para veriyorum. Gidiyorum da ellerimle o amcaya 70 lira veriyorum gibi hissediyorum. Orayı bellemiş amca, karşılığında verdiği şey de elle tutulur bişe olsa. İnsanda garip bir his uyandırıyor. Amca seni başından savdıktan sonra eve gidiyorsun Google'a yazıyorsun. Şakkadanak açılıyor. Hatta Google'a Google yazıyorsun(örnekleri vardır) Bir keresinde arkadaşım Google'ın özel günler için yaptığı bişeyden bahsediyordu.(mesela bugün de öğretmenler için yapmış) "Güzel olmuş, şuna bir bak" dedi. Msnden google.com.tr yazıp link verdi(hayatımda aldığım en komik linkti sanırım) Ha bi de girmek istediği siteyi Google'a ".com.tr"sine kadar yazan insanlar var. Mesela benim bloguma, kim Google'a tam adını yazıp giriyorsa onu buradan kınıyorum. Yukarıdaki adres çubuğuna yaz gir, gerek yok.(google yazma rekoru kırdım)

İnternet hayatımızın bir parçası haline geldi, şahsen internet olmadan yaşayabileceğimi düşünmüyorum cidden. Hatta bunun konusu South Park'ta geçmişti. İnsanlar, yaşadıkları yerde internet olmadığı için başka şehirlere, ülkelere göç ediyorlardı. Ben o insanlardan olurdum kesinlikle. Düşünsene facebook yok(!) Ne yapcaz sorarım size(!)

Şaka bir yana o kadar dar bir açıdan bakıyorum ki bu duruma, “bu internet nedir?” diye düşünüyorum. “Niye bu kadar para veriyoruz?” Çok saçma geliyor. Size gelmiyor mu?  

17 Kasım 2011

Dil anlayışı

Önce ana dilini öğren; ondan sonra diğer dillere, milletlere laf et.

Arkadaşım bir akşam bana geldi. Muhabbet ettik, benim blogumdan söz açıldı. Blogumu inceledik biraz. Bu blog ne ayak tavrındaydı, diğer blogları da merak etti. Önümüze gelen ilk blogu açtık, okumaya başladık.(blogun ismini vermiyim çünkü hatırlamıyorum, yoksa direkt verirdim yani hehe) Yazının ilk paragrafında ki eki kafasına göre takılıyor; de, da ekleri yeni bir oluşuma bürünmüş. Ayrı yazıldığı halde te, ta falan olmuş.. Arkadaşım yüksek sesle okumaya başladı, ben de içimden okuyorum yazıyı; fakat iki kelime okuyorum, duruyorum. Çünkü yazım hataları var. Kafamda vurguları koyamıyorum, yazıdan gitgide kopuyorum adeta. Arkadaşım ise yazıda hiç hata yokmuş gibi kaptırdı gidiyor. Bütün yazıyı okudu, ben iki cümle okuyamadan kaldım yanında. O an empati kurmayı başardığımı hissettim onun sayesinde. Çünkü yazdığı yazıyı okumayan, Türkçeyi yanlış kullanan insanları aklım almıyordu. Fazla hata bulunan yazıları okumuyordum, değer vermiyordum. Halbuki o da Türkçeyi bu şekilde kullanıyor olmalıydı, yoksa benim gibi takılırdı diye düşündüm. Sanırım dili, kendisi gibi kullanan insanlar daha rahat anlaşıyordu.


Benim alanım dil. Üniversite hayatıma kadar İngilizceyi öğrenmeye adadım kendimi. Şimdi de Rusça öğreniyorum. Dil öğrenirken bir gerçek var: Eğer insan ana dilini bilmiyorsa, başka bir dilde başarı sağlaması mümkün değil. Derslerimize yabancı uyruklu hocalar giriyor mesela. Hiçbiri Türkçeyi iyi bilmediği için ders anlatımında zorluk çekiyorlar. Sadece okuma, yazma dersleri için yararlı olabiliyorlar. Çoğu öğrenci ise çevirilerde zorlanıyor, çünkü ana dilini iyi bilmiyor. Zaten çoğu öğrenci kitap da okumuyor, sadece zorunlu tutulduğunda okuyor. Filolog olacağımız halde, 50 kişilik sınıfta en fazla 2-3 kişi edebiyat olgusunu kavramış durumda diyebilirim.

Dilcilerle muhabbet ederseniz, siz de fark edersiniz. Bu bölümlerde en çok konuşulan konu şudur: "Daha İngilizler kendi gramer kurallarını bilmiyorlar ki...", "Ruslar daha kendi dillerini doğru düzgün konuşamıyorlar ki biz konuşalım ya!!"

Öncelikle insan bu çıkarımı kendisinde aramalı. Sokağa çık bakalım, önüne gelen insanlara sor. "Dolaylı tümleç nedir?", "İçinde ortaç bulunan bir cümle kurabilir misin?". Kaç kişi cevap verebiliyor, gör. Daha biz dilimizi doğru kullanamıyoruz ki elin adamına laf ediyorsun. Ben hiç anlamıyorum bu insanları. O halde yabancılar da Türkçe öğrenmesin. Zaten bizim argo kelimelerimiz, atasözüleri ve deyimlerimiz alayını basar geçer. İçinde birçok ağız barındıran, kısmen dejenere edilmiş, gün geçtikçe benliğini kaybeden, cümle kurulumu bakımından farklı, kelime hazinesi bakımından oldukça geniş bir dilden bahsediyoruz.(ulan!!) 

Neden yok ediyoruz biz bu dili? İnsanların yaptığımız hataları düzeltmesinden neden bu kadar nefret ediyoruz? 

Sınav kağıdını kontrol etmeden hocasına teslim eden öğrenci gibi bir tavrımız var.

10 Kasım 2011

Boş kafalar

Sınıfa hocamızın eski bir öğrencisi girdi. Elinde birkaç dosya vardı, "Hocam iki dakikanızı alabilir miyim?" diye sordu. Hocamıza elindeki dosyaları verdi imzalatmak için. Yüksek lisans öğrencisiymiş, Rusça KPDS'den 90'nın üstünde bir not almış(yani arkadaş rusçayı yalamış yutmuş). Hocamız dosyaları imzalarken bize de bir örnek teşkil etmesi açısından, öğrencisinden iki cümle bişe söylemesini istedi bizim için. Hocamız rusça söyledi bunu, adam yine de türkçe konuştu. Zaten bizim için de önemli bir şey söylemedi, merak edilecek bir durum yoktu. "Ne diyim ki hocam... ııııı... Derslerinize çok çalışın arkadaşlar."

Bunun üzerine benim için o adam, adeta bir gökdelenden aşağı düşmeye başlamıştı. Düşerken bana bişeler söylemeye çalışıyordu, ama sesi gittikçe azalıyordu...


Hocanın bu eski öğrencisi üniversitede okurken de çok başarılı bir öğrenciymiş. Hep yüksek notlar alırmış. Ders aralarında hemen kütüphaneye gidermiş, ders çalışırmış. Zaten KPDS'den aldığı puana bakılırsa da hocanın dediği gibi olmalı. Peki bu yeterli mi?

Karşısındakilere iki cümle kurmaktan aciz bir insan isterse 100 alsın o salak sınavdan, isterse kütüphanede sabahlasın, benim için önemi yok. Ben ona saygı duyarak ve onu dikkat içinde dinlerken bana sarf ettiği "derslerinize çok çalışın" tavsiyesinden yola çıkarak onun nasıl bir insan olduğunu anlamam oldukça basitti. Birkaç yıl sonra bu adam yüksek makamlara gelecek, belki okulda kalacak, profesör olacak ve şu zamana kadar yaşadığı boş hayatın temellerini o çocukların temeline yerleştirecek.

Geçenlerde bir yarışma programı izliyorum. Bir kadın katıldı, çevirmen olduğunu söyledi ve ardından şöyle bir cümle kurdu: "He is very good man". Bu cümleyi 5. sınıf öğrencisi kursa oraya "a" koyması gerektiğini bilir diye düşünüyorum. Bu kadın ise çevirmenim diye geziyor ve göğsünü gere gere söylüyor.

Tahammül edemiyorum bu insanlara... Belli bir yere gelmiş, fakat kafası boş insanlara...

Ben bu insanların ütülü kıyafetlerinden öte o boş beyinlerinden nefret ediyorum.

1 Kasım 2011

Fikir Taneciklerim #8

- Geçenlerde babamla Ankamall'de dolaşırken bir sergiye rastladık. 3. Ulusal Tarım ve İnsan Fotoğraf Yarışması'na katılan birbirinden güzel fotoğraflar sergileniyordu. Pek ilgi toplamadığını gözlemledim, zira bizden başka tek tük kişi dönüp de fotoğrafları inceledi. Aslında o kadar başarılı çalışmalar vardı ki takdire şayandı. Aşağıda görmüş olduğunuz fotoğraf yarışmanın birincisine ait. Mükemmel bir kompozisyon. Babamla nutkumuz tutuldu adeta. Öndeki çocuğun o gülümseyen, canlı kanlı yüzü; hemen arkasındaki hayvanların dinamizmi; arkada dumanlar içinde saklanmış iki figür ve bir yanda ise bu sıcaklığın içinde, içimize soğuğu işleyen karlı bir tepe. Bu anı, kareye sığdırmaktaki o yeteneğe insan hayran kalıyor. Hayata bakış açısını farklılığını gözler önüne seriyor. Ayrıca fotoğrafın Van'da çekilmiş olması da değerine değer katıyor diye düşünüyorum.
Ahmet Fatih Sönmez - Van

- Bu haftayı kültür-sanat haftası ilan ettim. Dün Tosca'yı izlemeye gittim, yarın da Ali Baba ve Kırk Haramiler prömiyerindeyim. Tosca operasının gittiğim en güzel opera olduğunu söyleyebilirim. Dekorlar, müzikler ve oyuncuların sesleri şahaneydi. Ciğerlerimde hissettim seslerini. Birkaç tiyatroya da gidersem Yekta Kopan kıvamına gelirim diye düşünüyorum.

- Üst kattaki komşuyla daha bir kelime etmişliğim yok ama aramızda mükemmel bir bağ var. Hala balkondan kocaman halısını silkelemeye çalışan biri varsa o da benim komşumdur. Sabah akşam fark etmez, kadın alıyor halıları, tam da benim odamın önüne doğru silkeliyor. Sonra televizyonu açıyor, her gün yerleri süpürüyor. Arada sırada torunu geliyor sanırım, bebek çığlıkları duyuyorum geceleri. Kapılar pat küt kapatılıyor. Ama bir gün olsun çıkıp şikayet ettim mi? Tabi ki hayır. Ben de kafama göre müziğin sesini açıyorum. Camlar titriyor. Oyun oynarken kızıyorum, duvara yumruk atıyorum.(evet multiplayer oynarken deliren insanlardanım ben) Kadın da bir gün olsun gelip bana bir şey demedi. Karşılıklı hoşgörüyle kafamıza göre yaşıyoruz açıkçası; fakat anneme bu durumu anlatamıyorum. Üst kattaki komşu ile aramızda olan bir durum bu.

- Evimin önündeki yola sağlı sollu merdiven yapıldı, kışın Dikmen'in yokuşları nasıl oluyor tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Geçenlerde okuldan geliyorum, baktım evimin karşı tarafındaki merdivenleri tamamlamış ustalar. Hemen karşıya geçtim, “hmmms hmmms” diye diye merdivenlerden aşağı indim. Güya nasıl yapılmış merdivenler, konforlu mu onu test ettim. Ulan kocaman mis gibi yol işte, insene oradan, kar yok bişe yok. Tam Türk gibi hissettim, kendime güldüm baya.

- Dolmuşa bindim, muavin koltuğuna geçtim. Şoför şişko, kel, kirli sakallı ve "direksiyon sallamaktan gına geldi ulan" bakışları atan bir insan tadında. Usul usul gidiyoruz, amca o kadar yamulmuş ki verilen parayı alması 5 saniye rötarlı gerçekleşiyor. Dikmen'in güzide yokuşlarından birini çıkmaya tam başladık ki kadının biri inmek istedi, "müsait bir yerde" dedi. Bizim şoförden tık yok. Kadın yine "müsait bir yerde" dedi. Bu defa şoför göz ucuyla dikiz aynasından kadına baktı. Ben de merakla olayı gözlemliyorum. Çünkü dolmuşun durmasına imkan yok, dursa kalkamaz, öyle bir yokuştayız. Kadın yine "müsait bir yerde" dedi. 5 saniye geçti, bizim şoför "nasıldurayımburadahiçdurulurmuyoksadolmuşkalkmazalalala" dedi. Düz yola gelince durdu, açtı kapıyı. Ben de yan aynadan kadına bakıyorum bu esnada. Kadın tam inmek üzereyken "pisk" dedi. Pislik demek istemişti, ama o heyecan ve dolmuştan inme süresine oranla ancak o kadarını demeyi başarabilmişti. 5 saniye geçti, bizim şoför döndü bana "ne dedi o?" diye sordu. Durumu kurtarmak bana kalmıştı, nihayetinde muavin koltuğundaydım. "boş ver abi ya, yokuşun ortasında inmek istiyor, sen devam et" dedim. 5 saniye sonra adam bir hışımla vitesi taktı bire, yoluna devam etti. Demesem inip kadına dalacakmış gibi bir bakışı vardı.


- Sen hiç gözlerini ovuştururken korktun mu? Ben elimi gözüme her atışımda bi durup düşünüyorum lenslerim gözümde mi diye. Çok korkunç bir durum, bilemezsin. Gözünün kenarına sıkışmış bir lensi, kıpkırmızı gözünden çıkarmaya çalışmak kadar acı veren bir şey de yoktur ha.

- Ben her gün Balgat'taki sular altında kalan alt geçidin önünden geçiyorum, aklıma o suyun içinde canını kurtarmaya çalışan insanlar geliyor. Güvenpark'ta patlama olan yerin önünden geçiyorum. Dışarı sigarasını içmeye çıkan, bir anda vücudunun parçalara ayrıldığı adam geliyor aklıma. Her şey çok çabuk unutulur oldu. Yeni gelen haber, eski haberin önüne geçiyor. Gün geçtikçe dünya yaşanılmaz bir hale geliyor, hayatlarımız değersizleşiyor.

-Yanlış kişiyle olmaktansa yalnız kalmayı tercih etmeli insan.

28 Ekim 2011

Bu blog ne ayak?

Blog nedir?

Blog bi bok değildir. Boktan da öte değildir. Mide bulandırıcı bir giriş oldu; fakat özü budur.

Blog nasıl yazılır?

Blog yazılamaz deyip yazıya sıçmak istemiyorum şimdi. Şöyle açıklıyım: Bloga girilen ilk yazılar pek bir dandik oluyor. Aralarda bir kendini buluyorsun, sonradan da mala bağlıyorsun(mala bağlamayı açıklıcam aşağıda) Nasıl yazılırdan öte, nasıl yazılmalı diye soruyorum ben kendime ve pek de ideal blog seviyesini yakalayamıyorum. Benim gördüğüm kadarıyla blog yazısı, daha ilk cümleden okuyucuyu çekmeli. Ya okuyucunun çok ilgilendiği bir konuya denk gelecek ya da 2-3 paragrafı geçmeyecek, o zaman blogun okunma değeri oluyor. Eğer yazı uzunsa okunmuyor. Ha dandik fotolar varsa da okunmuyor, bunu da belirtiyim. Yazı karakteri düzgün olsun, yazılar rahat seçilsin, güzel bir foto, araya da birkaç cümle serpiştir al sana ideal blog.(bu yazdıklarım benim için geçerli değil, genel blog havası böyle)

Blog neden yazılır?

Blog içini dökme yeri. Canın sıkılınca yazılıyor genelde ve ben o tür yazıları hiç okumuyorum! V.Ö. tabiriyle kaçarak uzaklaşıyorum.(mala bağlama bölümü). Eğer bir yazıda “canım çok sıkıldı”, “bişeler saçmalayacam şimdi”, “hah nerede kalmıştım ya” tarzı şeyler görünce kaçıyorum diyebilirim. İnsan, 5 tane bu tarz yazı giriyorsa, 1 tane de nitelikli bir yazı giriyor. O yazıyı kaçırmıyorum işte. Çoğu zaman da şöyle güzel bir yazı olsa da okusam diye kendimi yiyorum açıkça söyliyim.

Blog hakkında pek olumlu şeyler düşünmüyorum görüldüğü üzere.

Kendime bakıyorum: En çok okunanlar bölümümde başı Alo çekiyor. O yazının da içeriğinde sekreter falan vardı. Erotik içerikli olduğu için herhalde, abazan tayfa Google'dan direkt benim bloga düşmüş. Hatunun fotosunu farklı kaydet yapıp tüymüş. İkinci sırada Hayat bu kadar basit var. O da ilk yazım olduğu için(diye düşünüyorum) o kadar okundu ve geliyoruz asıl ölçüte: Kız bloglarının olmazsa olmazları. İlk iki yazı torpilli olduğundan benim gözümde bu yazı, en çok okunan yazım. İçerik aslında kız bloglarına sitem niteliğinde, fakat başlıkta "kız blogları" kelimelerinin geçmesi sanırım dikkat çekti ve haylice okundu. Diğer yazılarımın da böylesine okunmasını isterdim, ama insan her zaman ciddi yazılara odaklanmakta, yani o ruh haline girmekte zorlanıyor. Hak veriyorum.

Yani blogumun okunma değerlerine göre:

Erotik içerik > hayat meselesi > kızlar ve blogları > hayvanlara verdiğimiz değer > teknoloji


Benim görüşüm: Sanat, toplum içindir. Yazılarım okunmadığı takdirde ben yazma ihtiyacı duymuyorum, ne kadar okunursa ben yazmaya o kadar teşvik oluyorum. 

Son olarak şunu da söylemek istiyorum(biraz öz eleştiriye kaydım hazır): Takip ettiğim blogları okumadığım zaman kafayı yiyorum. Bir şekilde hepsini okumalıyım. Hadi bişe oldu diyelim, 3 gün internete giremedim. Girdiğim zaman 3 gün boyunca düşen bütün yazıları oturup okuyorum. O zaman da belki 500 tweet atıldı, açıyorum hepsine bakıyorum. Böyle bir hastalığım var. Okulda da aynı şekilde, sürekli bir takip içindeyim dersleri. İyi bir şey mi bilmiyorum. Gereğinden fazla önem verdiğim değerlerim var hayatımda.

25 Ekim 2011

Onu öldürmeliyim

Baş aşağı yere düşmüştü. Burnundan kan geliyordu. Yanağı mosmordu. Ellerini ise hissetmiyordu. Yüzüstü hareketsizce yatıyordu. Vücuduna yayılan karşı koyamadığı bir yanma hissi vardı. Gözlerini açtı, ama her şey bulanıktı. Hafif hafif kar yağıyordu üzerine. Gecenin karanlığı sokağa daha yeni vurmuştu. Kuytu bir köşeden kulakların pasını silen kuş sesleri geliyordu. Yavrusunu besliyordu dişi kuş. Bu ayazda aç kalmıştı yavruları. Sokağı kaplayan bembeyaz kardan çarşafa kırmızılık yayılıyordu. Gittikçe beyazlık yok oluyordu, kuş sesleri kulak zarlarını deliyordu. Vücudu alev alev yanıyordu. Arkasındaki binanın kapısı açıldı. Ona doğru birinin geldiğini duyuyordu. Kuşlar resitale ara vermişti sahneye eşlik edercesine. Yavruların karınları doymuştu aslında. Adamın arkasındaki ses iyice yaklaştı, sağ kolunun yanında durdu. Ayaktaki bir iç çekti, endişeliydi. Eliyle sakallarını sıvazladı. Etrafa baktı hızlıca. Kimseler yoktu. Kanlı çarşaf ayaktaki adama yaklaşıyordu yavaş yavaş, bir adım geri attı. Ne yapacağını bilemiyordu, ayağıyla hafiften dokundu, ölmüştür diye düşündü. Nefes alıp vermesini gördüğü halde ölmeme ihtimaline katlanamıyordu. Ölmesi gerekirdi. Az önce onu öldürmüştü. Sekizinci kattan aşağı atmıştı onu, kesinlikle ölmüş olmalıydı. Belki de bu son nefesiydi, diye düşündü. Bir yandan adam, yerdekine bakıyor; bir yandan etrafı kolaçan ediyordu. Biraz olsun içi rahatladı, etraf sakindi. Ellerini beline koydu, düşünmeye başladı. Gökyüzüne baktı. Kar, cinayetine eşlik ediyordu. Karın temizliği cinayetini temizliyordu. Kanlı çarşaf, kaynağından uzaklaşmıştı; eskisi gibi beslenemiyordu. Kurumaya başlıyordu. Temiz kar hükmünü sürdürmeye devam ediyordu. Birden parmaklarını oynattı yerdeki, yanan vücuduna soğuk işlemeye başlamıştı. Ayaktaki adam bir adım daha geri gitti korkudan. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordu. Rüya görüyor olmalıyım, diye düşündü. Bu imkansızdı. Peki neden aşağı inip kontrol ediyordu onu? O da bu kadar rahat kurtulamayacağının farkındaydı belki de. Yıllardır onunlaydı sonuçta. O ne hisseder, o ne düşünür, hepsini biliyordu. Yerdeki adam ayaklarını oynattı, ayağa kalkmaya çalışıyordu! Ayaktaki adam hemen yukarı, evine koştu. Heyecandan nefes alamıyordu, bütün çekmeceleri yere döktü. Bulamıyordu bir türlü. Neredeydi? Nerede? Aniden hatırladı, yastığının altındaydı; fakat geç kalmıştı bulmakta. Geri döndüğünde adamı göremedi. Kaçmıştı! Bir iki damla kuruyan kan gördü sağ tarafa doğru giden. Oraya koşmaya başladı. O haldeyken uzaklaşamazdı. Onu öldürmeliyim! Karanlıkta hiçbir şey göremiyordu, kar şiddetini arttırmıştı. Yaklaşık 10 dakikadır etrafta bilinçsizce koşuyordu ama ondan tek bir iz görememişti. Sanki uçup gitmişti. Ayağı taşa takıldı, tepetaklak yere düştü. Kafasını kaldırıma vurdu...... Bir ormandaydı şimdi, sonbahar yaprakları yeri örtmüştü. Güneş batmak üzereydi. Yüzükoyun yerde yatıyordu. Ellerini iki yana açmıştı, gökyüzüne bakıyordu. Yağmur çiseliyordu. Arkasından yaprak hışırtıları duydu, biri yaklaşıyordu. Tam başının yanında durdu, ona eğildiğini hissetti. Bir şey dedi, ama anlayamadı. Ardından alnında bir soğukluk hissetti, buz gibi bir metal parçasıydı bu. Tetiğin o ince sesini duydu ve...... Kuşlar uçuştu. Orman sakinleşti. Adam yavaşça ayağa kalktı. Ruhu ondan kurtulmuştu.

23 Ekim 2011

Karanlık

Kız sokakta usulca yürüyor. Gözü telefonunda. Parmakları dans ediyor. Gülümsüyor birden. Gözlerinin içi gülüyor, güzel dişleri ortaya çıkıyor. Yürüyüşü biraz yavaşlıyor, o anın tadını çıkarıyor. Böylesine ruhunu okşayacak ne olmuş olabilir? Bu kadar tatlı gülümsemesini ne sağlamış olabilir?


Telefonun çalar, hemen kalkıp gidersin telefonla, konuşmaya başlarsın onunla. İsmini duyunca için cız eder ya, kalp ritmin hızlanır, dış dünyadan koparsın.

Onu düşündükçe kokusu aklına gelir buram buram. Hayallerinde bile boynunu koklarsın, içine çekersin kokusunu. Yemyeşil bir ovada çiçeklerin içinde bulursun kendini, güneş vücudunu ısıtır, kuşlar etrafında döner sanki. O gelir, yanağına bir öpücük kondurur ve “seni seviyorum” der. Gözlerini kapatırsın, yaşadığını hissedersin.

Bazen o kadar bunalırsın ki bu saçma hayattan seni kurtarması için dua edersin. Elini verirsin ona, çeker alır seni yanına. Etrafındaki her şey bulanıklaşır o zaman, anlamsız gelir. Berrak olan tek şey onun güzel gözleridir.

Karanlığın içinde parlayan tek bir şey var. O hayatımızdaki bilinmezliği, önümüzdeki karanlığı yok ediyor. Hayatımız aslında o kadar karanlık ki gözlerimizi açmaya korkuyoruz.

...

Bu geleceği olmayan dünyada karanlığa hapsolmuş, aşkı arayan zavallı canlılarız hepimiz.

15 Ekim 2011

Yağmur Adam vs. Şemsiye Adam

İki üç gündür Ankara, Bristol havasını yakaladı çok şükür. Kapkaranlık sabahlara uyandık, yer gök inledi, bol bol yağmur yağdı, hatta dolu yağdı(kafamızı kırdı).

Yağmur yağınca kendimi daha da kaptırdım Chillout'a. Depresif depresif dolaşıyorum etrafta. Hala dıptıs müzik dinleyen varsa, 2011 summer hits albümünü masaüstünden kaldırma vakti geldi de geçiyor bile. BPM'i düşür biraz koçum.

Bu günlerde etraf Yağmur Adam ve Şemsiye Adamlarla doldu.


Yağmur Adam ya hayata karşı asi oluyor ya da romantik takılan bir lavuk oluyor. Sabah kalkıyor, sigarasını yakıyor. Açıyor Ekşisözlük'e bakıyor, keh keh gülüyor. Koltuk altını kokluyor, ona göre duş alıyor. Okula/işe 15 dakika kala evden çıkıyor. Hızlı hızlı adımlarla dolmuş durağına gidiyor, kulağına siyah kulaklıklarını takıyor, içinde bol bol distortion bulunan şarkılar dinliyor. Yağmur yağarsa kafayı biraz öne eğiyor. Sırılsıklam oluyor, ama sallamıyor. Ve bu haldeyken dolmuşa biniyor ki... İşte burada benim hayranlığım başlıyor.

Adam ıpıslak halbuki ben evden hiç çıkmamışım gibi oturuyorum yerimde. Biniyor dolmuşa, bir afra tafra, böyle elini kolunu sallıyor, paçalarını silkiyor. “Ehhh be ne ıslandık amuğaa koyim” diye bakışlar atıyor etrafına. Saçlarının suyunu sıkıyor. Telefonunu kontrol ediyor hala çalışıyor mu diye. Öyle havalı, öyle asi ki kelimeler yetmez, görmeniz lazım. Adam dünyaya kafa tutuyor.

Romantik Yağmur Adamın pek bir numarası yok. O yağmur altında ayaklarını yere sürte sürte yürür. Sağına soluna bakar masumane gözlerle ve gülümser sürekli. Hay ben senin kafana sıçıyım Romantik Yağmur Adam emi! İnşallah zatürre olursun. Lavuk herif.

Şemsiye Adam ise sabah kalkar, duşunu alır. Kahvaltısını yaparken tabletinden gazetesini okur. Okula/işe gitmeden önce hava durumuna bakar. Ona göre giyinir, şemsiyesini alır. Dişlerini fırçalar, parfümünü sıkar, dışarı çıkar. Açar şemsiyesini, takar beyaz kulaklıklarını, yağmurda ıslanan insanları seyreder. Apartman girişlerine saklanmış insanlara bakar. Elindeki çantasını iyice kendine yaklaştırır ıslanmasın diye. Biner dolmuşuna, oturur mis gibi. Parayı uzatırken sol kulaklığını çıkarır, inmek istediğinde sağ kulaklığını çıkarır. Zamanında gider okuluna, mükemmel insan modeli.

Yağmur Adam ıslanmaktan gurur duyarken, Şemsiye Adam kuru kalmaktan gurur duyar ve hiçbir zaman biri üstün gelemez.

Çocuk olmak güzeldi

Aile bir araya gelir, annen seni küçüksün diye erkenden yatırırdı. Çocuğun aklı hep o konuşmalarda kalırdı. Onlar mutfağa toplaşıp dedikodu yaparlardı, sen ise uzak diyarlardaki bir odada, gözlerin açık, “ne uydursam da mutfağa gitsem” diye düşünürdün. Bir saat sonra kalkardın, gidip mutfağın kapısından gözlerin kısık kısık içeri bakardın. "Susadım ben" derdin. Teyzen “ay kıyamam” diye yanına gelip, seni mıncıklamaya başlardı. Çünkü çocuğun en güzel hali uykudan yeni uyandığı haliydi.

O bir avuç mutfakta bütün aile muhabbet ederdi, sen de oturup konuşulanları dinlerdin. Arada teyzen seni işaret edip "şşştt" derdi. Bir şey anlarsın diye korkardı. Sonra biraz süt içerdin, uykun gelirdi hemen. Gözlerin kapanmaya başlardı. Uyumak ne hoşuna giderdi o sıcacık mutfakta, bitmek bilmeyen konuşmalar arasında. Orada uykuya dalardın, annen seni kucağına alıp yatağına götürürdü.

O zamanlar güzeldi. Çocuk olmak güzeldi.


11 Ekim 2011

What is the Matrix?

Kadrajda simsiyah bir çift bot görünüyor. Kapıdan içeri giriyor yavaşça. O anda bütün gözler adamın üzerine kayıyor. Etrafına bakıyor adam, elindeki çantayı x-ray aletine bırakıp kendisi de x-ray'den geçiyor. Aletin uyarı sesi her yeri çınlatıyor. Bir tane görevli geliyor adamın yanına, “üzerinizdeki metal eşyaları, anahtarları vs. çıkarır mısınız?” diye soruyor. Adam cevap vermeden, yere kadar uzanan pardösüsünü açıyor. Adam adeta yürüyen bir cephane! Görevlinin gözleri yerlerinden fırlıyor. O an sert bir darbeyle adam, görevliyi yere indiriyor. Diğer görevlileri de çabucak öldürüyor, fakat birini gözden kaçırıyor. Sıvışan görevli hemen telsizine uzanıyor, “destek! Destek gönderin” diyor. Birkaç saniye içerisinde bütün giriş bölümü askerle doluyor ve aralarından biri şöyle bağırıyor: “kımıldamaaa!!!!” ve müzik giriyor.(tıkla)

O unutulmaz sahne ve o unutulmaz müzikten girmek istedim konuya, zira o bölümü kaç kere izledim ben sayamadım. Ortaokul dönemimde filmi 8 kere izlediğimi hatırlıyorum lakin(saymıştım cidden). O zamanlar hayatımıza inanılmaz bir etki yapmıştı film. Bütün kızlar Neo için ölüp biterken erkekler onun taktığı gözlüğü, pardösüyü, botu arıyorlardı sağda solda.

Günde iki kere izlediğim de oluyordu filmi, o kadar da hoşuma gidiyordu ki Neo'nun aldığı nefese, yaptığı mimiklerine; Morpheus'un gözünün döndüğü, terinin aktığı yere kadar ezberlemiştim filmi. Böylesine delirdiğim halde filmin konusunu anlayamıyordum. Ünlü kırmızı koltuklu sahneden geriye kalan bir Duracell pildi. Film hakkında dönen kırmızı hap mı mavi hap mi geyiği, kahinin düşen vazoyu bilmesinden ibaretti her şey. Hoşumuza giden aksiyon sahnelerini anlatırdık birbirimize, ne Zion'dan haberimiz vardı, ne filmin felsefesinden, ne de isimlerin anlamından. “Öğrendim de noldu sanki” diyorum bazen. O eski, bilinmeyen haliyle daha güzeldi.

Filmi iyice sindirdikten sonra soundtrack albümünü almıştım. Her gün walkman'ime takar, sabah akşam dinlerdim o kaseti. Zaten film müziği açısından da devrim yarattığı yadsınamaz bir gerçek. O kadar gaz şarkılar vardı ki albümde, dışarı çıkınca Neo olurdum adeta. Ben yürürken sanki herkes bana bakardı. Ağır adımlarla geçerdim insanlar arasından.

O güzel müzikler arasından benim aklımda bir şarkı kalmıştı, hep merak etmiştim onu ama bir türlü bulamamıştım, albümde de yoktu. Uzun süre aradım, sonra da unuttum gitti. Geçen zaman içinde Massive Attack ile tanıştım. Dissolved Girl'ü dinlerken inanılmaz bir flashback yaşadım, aradığım şarkı buydu! İsmini bilmediğiniz, ama sürekli kafanızda dönen şarkılar vardır. Herkes yaşar bu hissiyatı. Çalan şarkının o sahnedeki şarkı olduğunu öğrenmek beni çok mutlu etmişti. Hatta o derece ki üstteki screenshot o bölüme ait.(sahneyi izlemek için tıkla)


O zamanlar yaşadıklarım şimdi biraz şekillendi, artık istem dışı olarak Neo gibi olmaya başladım. Gece oldu mu kulaklığımı takıp Massive Attack açıyorum, sesi sona vurup kafamı masama koyuyorum. Müziğin ve gecenin ruhumu alıp götürdüğü o anın tadını çıkarıyorum.

7 Ekim 2011

Yaşadığını hissediyor musun?

Sen benim gözümde bir hiçsin. Konuşmayı bilmeyen, leş gibi kokan, paçavralar içindeki bir kapıcı parçasısın. Hayatta kalabilmek için seni küçük görüyorum. Yaşadığımı bu şekilde hissediyorum, adeta damarlarıma kan pompalanıyor.
Farkında değilsin belki ama insanları küçük görerek yaşamını sürdürüyorsun. Bu şekilde kendine paha biçiyor, insan olduğunu hissediyor, kendini bir yere koyuyorsun bu hayatta. Önünde düşen adamı görünce gülmek, sana aykırı gelen tiplerle karşılaşınca dalga geçmek, hayatında hiç kitap okumamış insanları cahil olarak göstermek istiyorsun.

Doğamız gereği insanlar üzerinde üstünlük kurmaya çalışıyoruz. Ben benden az kazanan insanı, sen senden az kazanan çaycıyı, çaycı evinde oturup karısının getirdiği parayla içki alan yan komşusunu, içki içen yan komşu hiçbir işe yaramadığını düşündüğü ev sahibini, ev sahibi daha toplama çıkarma bilmeyen oğlunu, oğlu ise sokakta mendil satan çocuğu küçümsüyor.

İnsanların hayatlarını boş görmeye devam ediyoruz bu şekilde. Onları basit olarak kafamızda belliyoruz, çünkü doğru olan bizim hayatımız. Kendi hayatımız. Ben bir sağlık ocağında yerleri siliyor, akşam eve gidip karımla vakit geçiriyor ve sonra da yatıyor, bunun dışında da hayatımda hiçbir şey yapmıyor olabilirdim. Yine de bu hayatı en doğru hayat olarak görürdüm. Sen bütün gün bilgisayar başında, hiç dışarı çıkmayarak internetin nimetlerinden yararlanıp pratik ve hızlı bir hayat sürebilirdin. Bu hayatın da en doğru hayat olduğunu ve çöle düşen bir yağmur damlası kadar değerli olduğunu düşünürdün.

İşin ilginç tarafı senin bu küçük gördüğün insanlar da başkalarını küçük görüyor, fakat bunun farkına varmak oldukça zor. Zira böyle bir şeyle karşılaşmadıysan, o insanlar hayatlarını hep en alt tabakada geçiriyormuş gibi düşünürsün:

Bir insanla tanışırsın, arkadaş olursun. Bir zaman sonra onun aslında ne kadar boş bir insan olduğunu fark edersin. Ne okuduğu kitaptan adam akıllı kendine bir pay çıkarıyor ne izlediği filmin kurgusunu anlıyor. Ne gezerken etrafta olan bitenden haberdar ne de dinlediği müzikten. Bomboş bir hayat sürüyor bana göre. Ama sadece bana göre. Çünkü o mükemmel bir hayat yaşadığını düşünüyor. Her türlü zevki tattığını, hatta diğer insanların bu zevkleri tadamayacağını, kendinin en üst mertebedeki insan olduğu düşünüyor.

Yaşam enerjini alıp götürecek bu insanlar, sen kendi hayatının doğruluğunda ilerlerken, o kendi doğrularını sana dayatacak. Açıklayamasak da birbirimizi küçük görmeye devam edicez. Sokakta mendil satan çocuk para kazanırken, yaşıtlarına okulun salakça bir yer olduğunu söyleyecek. Yaşıtları ise onu sokaklarda paralanan kara cahil olarak görecek.

Ve bu şekilde hayat sürüp gidecek...

3 Ekim 2011

Şartsız eğitim

Eline bir sayfalık yazı alırsın, birkaç kelimesi seni çekti diye okursun. Bu yazı fazla bir zamanını almaz ve sonuçta okuduğun şeyden memnun olmasan bile sorun etmezsin... Sana verilen 1000 küsur sayfalık bir kitabı alırsın eline. Sabırla okursun sonuna kadar. “Bu muydu yani?” diye sorarsın. İşte bizim eğitim sistemimiz bu şekilde. Sonu gelmeyen birbirine sımsıkı bağlanmış boşluklardan ibaret. Daha samimi olmam gerekirse, eğitim sonunda insan “bu muydu amına koyim?” diye soruyor.

Dışarıdan baktığımızda çok güzel bir kapağı var bu kitabın, başlığı ise insanın merakını uyandırıyor. Kitabın arkasında mükemmel yazarlardan kitap hakkında mükemmel yorumlar var. Kitabı açıp bakıyorsunuz ki berbat bir üslup, beş para etmeyen sentaks dizilimleri.. Kitabı açmama gibi bir seçeneğiniz de zaten yok.
Günümüzde daha bölümünün neye hizmet ettiğini bilmeyen, okul bittiğinde ise ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri dahi olmayan insanlar görüyoruz. Lisedeyken tek hedef sınavı geçip üniversiteyi kazanmak iken üniversitede hedef sizin belirlediğiniz yöne doğru gidiyor. Yani bir yöne doğru gitmiyor.

Üniversite insanın gözünü ilk dakikadan boyayan bir şey. Ders aralarında çimlere yatıp geyik yaptığın, sürekli çay kahve içtiğin, istediğin gibi giyinebildiğin, arkadaşlarının öğrenci evlerinde poker batak oynadığın, sürekli bir sevgili arayışında olduğun bir yer üniversite. Bu kısım kitabın kapağı. Fakat bu söylediklerim sadece ilk sene için geçerli, yani kitabın kapağını kaldırdığınız ana kadar.


Öğrenci zihniyeti öyle bir hal alıyor ki askerlikten farkı kalmıyor. Neden diye sorma, sadece yap. Küçüklükten beri edindiğin o alışkanlıkları üniversitede yaşamayınca yer çekimini bulmuş gibi seviniyorsun. Hoca sınıfa girince ayağa kalkman gerekmiyor, rahatlıkla su içebiliyorsun, telefonun çalarsa çıkıp konuşabiliyorsun. Bunlar da kitaba yapılan mükemmel yorumlar. Üniversite sırf bu rahatlıklara sahip olduğumuz, yapılan temele binayı oturtacak bir kurum gibi görülüyor.

Ders anlatmaktan, sınav yapmaktan nefret eden hocam var benim üniversitede. Daha çeviri yapamayan, gelmeden önce hazırlık yapmaya üşenen hocam var benim üniversitede. Böyle bir ortamda öğrencilerden ne umuyorlar, bilmiyorum. Birbirini küçük görmeye örülü bir sistem var. Bu sistemin kalbi ise üniversitelerde atıyor. 2. Dünya Savaşı'nın tarihini bilmiyor diye ağzına sıçılan öğrenciler var bu sistemde. Dine karşı sempatisi olmadığı halde dua ezberleyen, müzik kulağı olmadığı halde çalamadığı şarkının cezasını kafasında parçalanan blok flütüyle ödeyen öğrenciler var bu sistemde. Çocuklar böyle eziyetlerden geçip bir de üniversitede hocası tarafından azarlanıyor. Bu da kitabın içeriği.

Nadasa bırakılmış toprak gibi hissediyorum kendimi, tek farkım sonraki senede verimli olamayacağım. Okullar açılınca normal yaşamım duruyor, sadece ders çalışmak var oluyor. Çoğu insan kendi için zaman ayıramadığını söylüyor. Ben öyle düşünmüyorum. Zamanın olmaması gibi bir durum yerine, yoğunlaşabileceğimiz bir boşluğumuz yok. Kendime baktığımda, tabi ki yazı yazmak için zamanım var; ama okul o kadar yoruyor ki kafanı, istediğin bir şeye odaklanamıyorsun. Daha da kötüsü okul döneminde ders dışında yaptığın her türlü aktivite sana evlat acısı gibi geri dönüyor. Kendini kötü hissediyorsun, hep ders çalışmalıymışsın gibi hissediyorsun.

Zaten öğrenci sabah-öğlen derse gider, akşam da ev ödevi yapar. Evde ne yapacağımıza bile onlar karar veriyor.
Boş öğretmenlerin boş derslerinde kitapta yazılan boş bilgileri bize anlattığı ve bizim de bu boş dersleri boş boş çalışarak ve hiçbir şey öğrenmeyerek geçtiğimiz gerçeği eğitim sistemimizin en acı yanı.

24 Eylül 2011

Ben size naptım?

Gece saat 5:24. 
Kapıdan tıkırtılar geliyor. Gözlerimi açıyorum. Hemen yerimden kalkıp kapının yanına gidiyorum. Dinliyorum, gözlerim yerde, kulaklarım havada. Sesler gittikçe azalıyor. Bir anahtar sesi geliyor. Karşı komşu bu. Kapısını açıp içeri giriyor. Yerime dönüyorum, gözlerimi kapatıyorum.

Sabah saat 7:02. 
Sahibim esneyerek yatağında dönüp duruyor. Geriniyor, hala uykulu. Alarm 3 dakika sonra yine çalıyor, hemen susturuyor. Gözlerini açıyor, doğruluyor ve bana bakıyor. Yüzünün her yeri şişmiş, çok çirkin görünüyor. Makyajını silmeden yatmış, rimelleri akmış, dün gece yediği midyenin kokusu geliyor ağzından. Yüzüme bakmadan tuvalete gidiyor. Tuvalet kapısının önünde bekliyorum. Birkaç dakika sonra çıkıyor, mutfağa gidiyor. Portakal suyunu çıkarıyor buzdolabından, kafasına dikiyor. Odasına geri dönüyor ve kapıyı kapatıyor. Kapının önünde bekliyorum.

Saat 7:30. 
Kapıyı açıyor, giyinmiş. Hala mamamı vermedi. Acınacak gözlerle derin derin onu süzüyorum ama anlamıyor. Hem açım hem susuz. Anlamıyor. Tasmamı alıyor. Önce çişe mi?

Saat 8:48. 
Bir yere geç kalmış gibi sürüyor arabayı, bir o yana bir bu yana vuruyorum kafamı. Penceremi de açmadı, nefes alamıyorum içeride. Boş bir araziye geliyoruz. Burası neresi bilmiyorum, farklı canlıların kokusu geliyor burnuma. Biraz yürüyoruz birlikte, tasmamı bir ağaca bağlıyor ve dönüp gidiyor. Nereye gidiyorsun? Arkasına bile bakmadı. Yüzüme bakmadan çekip gidiyor. Gitti. Arabasını çalıştırdı ve gitti. Koşamıyorum, tasmam...

Öğlen saat 11:52. 
Birileri yaklaşıyor, beni fark ettiler. Gülüyorlar. Birinin elinde çuval gibi bir şey var, diğerinde ise bir kütük. Çuvala sokuyorlar beni. Her şey kararıyor. Bacağıma doğru çok sert bir darbe yiyorum. Sanırım kırıldı, hissetmiyorum. Sağ arka bacağımı hissetmiyorum. Kafama bir darbe yiyorum........

Saat belirsiz. 
Gözlerimi açtığımda hala çuvalın içinde olduğumu anlıyorum. Her yerim ağrıyor. Ben size naptım? Her yerim kanıyor. Ben size naptım? Çuvaldan çıkartıyorlar beni. Kalkamıyorum, ayaklarımı kontrol edemiyorum. Bir köprünün üstündeyim. Sert rüzgar tüylerimi havalandırıyor. Gözlerimden yaşlar akıyor. Sesim ise çıkmıyor. İki kişi yüzüme bakıyor. Bir kez daha beni dövüyorlar. Çuvala koyup beni köprüden fırlatıyorlar. Sert bir zemine çarpıyorum. Ölüyorum.. Burnuma iğrenç kokular geliyor. Bu bir çöp teknesi. Ölüyorum bu iğrenç kokularla, bu nedensizliklerle ölüyorum.


İnsani değerlerden yoksun bu meçhul insanlarla(!) aynı yerlerde büyüyor, yaşıyor ve aynı havayı soluyoruz. Hayvanları, canlıları sevmekten yoksun bu insanlardan merhamet beklemek ve ahlaksal davranışlar istemek bir köpeğin ölümü gibi bizi nedensizliklere sürüklüyor. Bu canlılar bizi sebepsiz yere ve karşılıksız severken bizim onları hor görmemiz dünyada her gün yaşanılan bir gerçek. Bu okuduğunuz da o gerçeklerden biriydi. 

18 Eylül 2011

Fikir Taneciklerim #7 (masaüstüm mimi bonuslu)

- Erkekleri saç uzunluğundan, kızları da saç renginden üniversite kaçıncı sınıfta olduğunu anlayabilirim. Erkeğin saçlar eğer omuzuna geldiyse, bilin ki o 2. sınıfta. Toka takıp dolaşıyorsa 3. sınıfın başında. Saçını kestirdi “yaa abi çok dökülüyor saçlarım” diyorsa o 4. sınıftadır. Kısacık üçe vurulmuş bir saç görürseniz işte üniversiteyi bitirmiş bu adam. Kızın saçı kızılsa o kesinlikle 1. sınıftadır. Biraz daha zorlarsak 2. sınıftadır. Dipleri gelmiş ve artık boyamaktan sıkılma evresindeyse 3. sınıftadır. “Saçlarım çok yıpranıyor” diyip kendi saç rengine döndüyse veya dönmek için mahalle baskısını dindirmeye çalışıyorsa 4. sınıftadır. Ha kızın saçı yeşil ya da maviyse de o kız üniversiteyi kazanamamış, tekrardan hazırlanıyordur.

- Savaş ve Barış romanı bizim Türkleri etkilemiş olabilir mi sizce? Kitapta Nataşa diye bir karakter var. Bu Nataşa kızımız önce Andrey Bolkonsiy adındaki bir prensle işi pişiriyor. Sonra bakıyor bu ilişki gitmiyor, mutluluğu Anotol Kuragin'de buluyor. Bundan da sıkılıyor, bu sefer de Kuragin'in eniştesi Piyer Bezuhov ile yakınlaşıyor. Mutluluğu bu amcamızda arıyor. Şimdi bizim Türkler bu kitabı okuyup “vay Nataşa, ne dönek çıktın sen ya. Önüne gelenle yatıp kalktın. Biz bu Nataşayı biraz daha genelleyelim” diyip Rus kadınlarına mı layık gördüler?


- Gündeme geldikten, birçok kişice tanındıktan sonra insanlar her türlü işi yapabileceklerini sanıyorlar. Çoğu sanmaktan da öteye geçip istediğini yapıyor, buna üzülüyorum. En modası manken çakması şarkıcılar. Kız medyada manken olarak tanınmış, gidiyor bir de kaset çıkarıyor.(evet kaset) Doğa Rutkay babası sayesinde gündeme geliyor. Birkaç oyunda oynuyor, sunuculuk falan derken gidiyor bi gazeteye ben sizde yazı yazmak istiyorum diyor. Kabul ediliyor, çünkü tanınmış bir insan. Onu seven insan yazısını da sever zaten(!) Hilal Cebeci iki kıytırıktan şarkı yazıyor, onla bunla birlikte olduktan sonra ismi yayılıyor. Panpiş diye bir şey yaratıyor ve gündeme oturuyor. Sonra gidiyor ben sizin derginizde yazmak istiyorum diyor. Para akışı hiç durmuyor maşallah. Baktığımızda çoğu yazı o kadar kalitesiz ki insan iki cümleden öteye geçemiyor, okuyamıyor onları. İşte bu kadar basit bir dünyada yaşıyoruz biz.

- Twitter bio bölümünde Facebook profilini paylaşan adam başarısız adamdır.

- Biz Türkler, çocuk yetiştirme konusunda çok başarısızız kabul edelim. Küçükken çocuğun her istediği alınıyor, şımartılıyor. Ondan sonra çocuk rezil ediyor seni toplumda. Sesi kısılana kadar “istiyoruummmmmm onu istiyorummmmmmm” diye bağırıyor, yolculuklarda rahat vermiyor, ağlayarak her şeyi elde edebileceğini sanıyor. Ediyor da aslında. Çünkü o yaşına kadar o şekilde yetiştirilmiş. Peki benim suçum ne şimdi? Yolculuklarda kadın çocuğu kucağına oturtuyor, çocuk yolda gördüğü ineği istiyor. “İneekkkk istiyorummmm” diye çocuk ağlar mı ya? E kadıncağız nası ineği versin sana, tabi “olmaz” diyor üzülerek. Çocuk başlıyor ağlamaya. Bütün yol boyunca ağlayacak, herkesi rahatsız edecek. Düzgün yetiştirsene lan şu çocuğunu ev hanımı! Korkulu rüyamsınız siz ikiniz. Koltuğum rahatsız olabilir, güneş oturduğum yere düşmüş olabilir, ama o otobüste çocuk olmasın yeter ki, razıyım.

- Mesleğimi sorarsanız kendimi öğrenci olarak görmüyorum artık. Aşk doktoru oldum çıktım. Hala ilişkini bilmiyorsam hemen ulaş bana. Belirtmem gerekir ki öyle kolay bir iş de değil bu. Sırf kendimi anlatan kişinin sorunlarına verebilmek için aşk yaşamıyorum ben!! Fedakarlık ne boyutta anla.


- Geçenlerde Acun'u izliyorum bir programda. Şike konusundan bahsediyor. “Ne olursa olsun biz Fenerbahçe'nin arkasındayız.” diyor. Bravo ayakta alkışlıyorum seni. Ya benim aklım almıyor. Galatasaray bu noktalara gelecek, başkanı içeri tıkacaklar. Bir sürü olay çıkartacaklar, kendi takımımdan utanırdım ben. Bu şike zaten bu seneye de mahsus değil ki şike her zaman vardı. Şimdi gündeme gelebildi. Bir şeyler döndüğü belli. Yöneticilerin sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları belli. Ben niye arkasında duracam ya takımın. Şerefsizler, ben boşuna mı heyecanlandım maçlarda, size para yatırdım, gittim stadyuma, aldım formaları. Hem maçı sattınız para kazandınız, üzerine de benim paralarımla cila attınız. Yok bu başka bişe arkadaş, fanatizm farklı bişe arkadaş. Fenerbahçe senin ananı sikti biliyon mu? Yok ben onun arkasındayım, ne olursa olsun... Ya bir siktiriniz gidiniz lütfen. Uğruna geberdiğim takımın başına böyle şeyler gelse ben bırakırdım o takımı. Ha son olarak ben fanatik Galatasaraylı değilim, yine de yüksek oranda fenerlilerle arkadaş olamıyorum. Bu benim takımıma bağlılığımdan değil, onun her alanda bir şekilde fenerbahçeyi araya sokacağındandır. Gerek yok bence, fanatizm arkadaşlık önüne geçmesin.


- Büyük bir takıntım var, geçenlerde bunun miminin olduğunu görünce de çok sevindim. Paylaşılan masaüstü screenshotlarını incelemeye bayılıyorum. Biri bişe yollasın, önce başlat menüsüne falan bakıyorum, masaüstünde neler var, hangi programları kullanıyor onları inceliyorum. Bu yazıya başlamadan önce ben de ss çektim. İşte benim masaüstüm.

(orijinal boyutu için buraya tıklayın)

Bu yazıyı okuyan herkesi de mimliyorum, tek tek yazmıyım şimdi. Paylaşın da sağına soluna bakıyım masaüstünüzün :)

15 Eylül 2011

Kapanış (Ölmeden önce mutlaka)



Dedemin bana bakışını hatırlıyorum, yemek yerken masada ritim tutardım. "Ses yapma" diye kızardı bana. Bayram geldiğinde gider elini öperdim, bana 1 dolar verirdi. O 1 dolarla dünyaları alabileceğimi sanırdım. Öldüğünde halamların sesleri kulağıma gelmişti. Dedemin, yatağında sessizce yatan ölü vücudunu hatırlıyorum.

Halamın güler yüzünü hatırlıyorum. Beni çok severdi. Burnumu, gözlerimi, yanaklarımı öperdi. Bir keresinde beni bodrumlarına indirmişti. Kuzenlerimden kalan bir şişe dolusu misketi bana vermişti. Ne kadar çok sevinmiştim! Halam böbrek yetmezliğinden öldü. Babamın beni arayıp acı haberi verdiği ses tonunu hatırlıyorum.

Eski sevgilimin ev arkadaşını hatırlıyorum. Benden bir yaş büyüktü. Lösemiydi. "İyileşiyor, artık daha iyi" diyorlardı. Bir sabah uyandım, ölüm haberini aldım. Bütün vücudumun uyuştuğunu hatırlıyorum.

İnsanoğlu halbuki ne kadar unutkan, zamanın akıp gittiğini fark edemiyor. O insanlar sanki hiç var olmamışlar, onlar olmadan ne çabuk alıştık bu hayata.

Mimin konusuna gelince: Benim uçuk hayallerim yok, ölüm deyince onlardan uzaklaşıyorum. Ölmeden önce ne yapmak isterim, hayat bana neler getirir bilemiyorum; ama ölmeden önce son isteğim olsaydı: Hayatıma giren herkesi son bir kez daha görmek isterdim. Kırgın olmam ya da nefret etmem önemli değil. Herkesi görmek ve bu hayat oyununu onlarla birlikte kapamak isterdim.

13 Eylül 2011

Kız bloglarının olmazsa olmazları

Facebook'ta notlar yazıp beğenilmekten, Twitter'da rt'ler alıp sevinmekten sıkılınca insanlar bloga yönelir genelde. Eğer kızsan ve bu işe yeni bulaşacaksan ya da uzun süredir blog yazıyor ve bir türlü ratingleri tavana vurduramıyorsan gel ben sana birkaç tüyo veriyim.

1 hafta dolmadan +100 izleyici sağlayacak garantide bir yazı bu. (Harbi diyorum! Gerçekten çalışıyor, ben denedim, siz de deneyin. Bu yazıyı 10 arkadaşınıza gönderin izleyiciniz artsın böööö :P )


- Aşk, ayrılık, “geberiyorum ulan!!!!”, “komşular yetişin!!” tarzında yazılarından önce bloga bir şablon ayarla. Bodoslama girilmez bu işe. Blogger'ın kendi şablonları pek tutulmadığı için ilk adresimiz bu site oluyor. Sana tavsiyem : Orada Colors bölümü var pembeye tıkla, 22 sayfa şablon çıkacak karşına, seç beğen al.

- Şablonu çok beğendin ama Header(üste koyduğun foto işte) ekleyince güzel olmuyor diyorsan, her şeyi senin yaratıcılığına bırakıyorum. Şablon tasarımından normal bi şablon seç. Arka planı, yazı karakterini, kıçını başını sen ayarla blogunun. Yardım edelim diyoruz, ilk dakikadan özgür kıza bağlıyorsun sen de be!

Neyse tasarım tamamsa gadget'lara geçiyoruz. Bak burası önemli, çünkü insanlar yazını okur, arada açar yazına bakar falan ama sağında solunda onun dikkatini çekecek şeyler olursa blogunda daha fazla zaman geçirir.

- Öncelikle bu blogu kim yazıyor diye düşünür insanlar. O yüzden çat diye ilk sıraya Hakkımda bölümü koyacaksın. Bir takma isim belirle kendine. Aynı isimle Twitter, Formspring hesapları al. Blogunda da bu ismi kullan sadece. Kendi fotoğrafını da sakın koyayım deme, dayağı yersin şimdi. Böyle tanınmamış ama etrafta tonlarca fotosu dönen kızlar var, onlardan bul ya da hoşuna giden kadınlar vardır mesela Marilyn Monroe ve onun gibi kadınların fotosunu da koyabilirsin. Bunda gocunacak bir şey yok yahu. Hem gizli bir karakter olacaksın hem de insanlar seni merak edecek. Sen dediğimi yap. Fotoğrafın yanına da iki cümle yazmak lazım. Yaşını içermeyen şeyler yazarsan senin için daha iyi olur.

- Hakkımda bölümünün hemen altına En çok okunanlar, Blog arşivi gibi gadget'lar ekle. Bu klasik blog düzenidir.

Bu klasik şeylerden sonra asıl olan iki önemli husus var:

- İlki senin beğenilerin üzerine kurulu bölüm. Bu bölüm genelde film afişleri ve filmlerdeki beğendiğin replikler üzerine olur. Çok film izleyen biriysen, böyle dikkat ettiğin, not aldığın zamanlar oluyorsa kendine film temalı bir bölüm kur. Yok ben film izlemem diyorsan özlü söz falan koy ne biliyim. O da olmadı beğendiğin sanatçıları, liderleri koy. Olmadı Ajdar'ı koy. Döşe arka arkaya fotoğrafları, altına cümleler yaz. Aklına geldikçe eklersin heyecan yapma şimdiden.

- İkincisi de takip ettiğin blogları paylaşacağın bölüm. Burada amaç izleyici toplamak. Şimdi sen onun bloguna girip yorum bırakacaksın. Sen kimmişsin diye merak edecek o da tabi, bloguna girip bir de bakacak ki taa-daa!! Blogda meğersem sen onun reklamını yapıyormuşsun. Her şey menfaat ilişkisi üzerine kurulu zaten burada. En doğrusunu yapıyorsun kızım. Boş ver sen, kulak asma onlara.

Dış güzelliği tamamladık, zaten bunlar senin izleyici toplamanı sağlar, ama bazıları da iç güzelliği arıyor napalım. Yazı bölümüne gelelim.

İlk yazının başlığını söylüyorum : Merhabaaaaa.

Beğenmediysen şunu dene: Merhabaağğğğğğğ

Olmadı mı? Şunu dene: Mirhebaaaeeağğğğğğhhhhhhh

Tamam tamam cıvıtmıyım. “Merhaba, ben bu blogda yazcam etcem” tarzında bir yazı gir ilk olarak. Sahne heyecanını yen.

Sonra kafanda konuları belirle. Zaten bu blogu durduk yerde açmadın sen. Diğer ortamlardan sıkıldın, muhtemel de sevgilinden ayrıldın. Paso aşk üzerine yazılar döşüceksin buraya. Sevgili yaptın da bu blogu açtıysan yine aşk üzerine yazılar döşüceksin buraya. Olay budur yani, kapiş?

Şimdi bunun devamında gündelik şeylerini yazarsın zaten, ben bugün şunu yaptım, bunu yaptım; sevgilimle şöyle oldu falan; ama ben sana içerik hakkında önemli noktaları söyliyim şimdi:

- İstersen devlet meselesi anlat, istersen sürdüğün ojeyi anlat, içeriğinde aybaşı muhabbeti olmalı. Bu kaçınılmaz ve istenen ögedir yazıda, bunu unutma! Yeter ki o ağrını yaz sen. “Erkekler anlamaz” de, “biz neler çekiyoruz” de, ağrıların üzerine içtiğin ağrı kesicileri anlat, yatakta kıvrandığını yaz. Sen daha iyi bilirsin yahu, kızsın sonuçta. Diyeceğim o ki araya ağrı serpiştirmeyi unutma.

- Yazılarına bilinmeyenler ekle. Sevgiline X de, nefret ettiğin kıza Y de, sevgilinin eski sevgilisine Z de. Sana alfabe dayanmaz gerçi. Latin biterse, Kiril ile devam edersin, ben sana yardımcı olurum merak etme.

- Anne, baba ögesi atmayı unutma. Onlar yazına dinamizm kazandıracaklardır. Çünkü aranızdaki kuşak farkından dolayı komik yorumlar yaparlar bazen. Güler, eğlenirsiniz. Onları da ekle yazılarına, daha avangart ve sofistik şeyler çıkar ortaya.

- Uzun yazılar yazma. Kısa olsun, 1-2 paragraf. Görsellerle süsle onu, video paylaş yazının sonunda. Yazıyı yazarken dinlediğin müzik varsa, onu paylaş yazının başında. Aynı psikolojiye sok okuru.

Bütün bu anlattıklarımı sindirirsen artık seni kimse durduramaz. İnterneti kullananların %70inden fazlası erkek olduğu için pek sıkıntı çekmezsin diye düşünüyorum, ama bu anlattıklarım sayesinde BlogStar olacaksın bak, demedi deme. Hadi ojen kuruduysa blogun seni bekliyor yavrucum.

Ha bu yazıyı neden yazdım peki? Amaç sana yardımcı olmak mı? Tabi ki değil, anladın sen onu..

11 Eylül 2011

Anlatabildim mi?

Kendini anlatamazsın onlara. Anlamazlar seni, senin onları anlamadığın gibi.

Uzakta, çok uzaklarda bir adam sandalyesinde oturuyor. Piposunu tüttürüyor. Sallanan sandalyesinde sabit gözlerle yanındaki ağaca bakıyor. Zamanın aktığının farkında değil. Ağaç kadar yaşlı bir ruha sahip. Hayatını mahvetmiş yaşadıkları, tek dostu piposu. Evinin bacasından dumanlar çıkmıyor. Mutfağında yemekler pişmiyor. Yatağı buz gibi, içine girdiğinde kemiklerinin titrediğini hissediyor. Peki neden yalnızlığı seçtin? Ben seçmedim, diyor. O, öyle olmasını istedi.

Hayatının da o zaman gibi akıp gittiğinin farkında değil. Halbuki ne kadar saçma elindeki hayatın tozlarını üfleyip bulutlara saçmak. Aslında saçma olan hayatın ta kendisi. Göremediğimiz hayat ve yaşayamadığımız anılarımız.


Hiç ölmeyi düşündün mü? Gerçekleşmeme olasılığını sevip ölümü benimsedin mi? En çok bu yönünü seviyoruz ölümün. Başımıza gelmeyeceğinden mutluyuz. Hayatımın çoğunu bunu düşünerek geçirdim ben. O adam gibi ölümle karşı karşıya gelmedim, o sadece rüyalarımda, benim hayal gücümdeydi. İnsanlara hiç anlatmadım unutamadığım rüyalarımı, unutamadığım hayal ürünlerimi. Onlar benim oldukları sürece vardılar. Anlatamazdım da zaten. Çünkü onlar beni anlamaz, benim de onları anlamayacağım gibi.

Sarhoşluk insanın olmak istediği hali. Onu düşününce kendimi sarhoş gibi hissediyorum. Nur, benim ruhumun derinliklerinde saklı. Onun gülüşü hafızama gömülü.. Dinginleşiyorum, gözlerim kapanıyor sanki. Gülüşü aklıma geliyor, o güzel sesi kulaklarımda çınlıyor, ama yine de kendimi anlatamıyorum.

Küçük bir çocuğa matematik anlatmak gibi bu. X ve Y hayatımızın bilinmeyen kısmını oluşturur, onun ise yaşanmamış hayatının bilinmeyen kısmını. İndirgeyemezsin hayatını bu küçücük karelerden oluşan bir defter parçasına. O sizi dikkatle dinler. Öğrenmek istediği sadece iki kişinin arasındaki yaş farkı belki de, fazlası değil. Siz onun hayatına yeni değerler sokarsınız anlatabilmek için. O ise hiçbir zaman sizi anlayamaz. Öğretmen diye bildiği hayat, onu daha içine almamıştır ve öğretmen izin vermedikçe insan kendini geliştiremez, bu yeni değerlerle tanışamaz. Siz ona yenilikler sunarsınız, adını değiştirirsiniz değerlerin, daha sempatik olsun diye elma ve armut diye tanıtırsınız. Bu daha çok hoşuna gider. Çünkü kısacık ömründe o değerler beyninde yer etmiştir ve her zaman orada sabit duracaktır. Artık algıları kapalıdır. Bilinmezlikler öğrenilir ve öğretmen süzgecinden geçer. Sizi anlamayacak bir insan daha listeye eklenmiştir.

Anlatabildim mi?

7 Eylül 2011

Eyfel'in dönüşü

Bayram öncesinde başımdan geçen bir olayı anlatmıştım, “Onların Eyfel Kulesi varsa..”, bu yazı da o olayın devamı niteliğinde olduğu için ilk önce onu okumanızı tavsiye ediyorum. Buradan ulaşabilirsiniz yazıya.

Her gidişin bir de dönüşü var tabi ki, fakat adamların dönüşü de muhteşem oldu yani, ne yalan söyliyim..


Sabahın köründe, 9.30 sularında telefonum çaldı. Yaz ayları için düşünüldüğünde bu saat benim için sabahın körü. Okullar başlayınca ise oldukça mutlu edici bir zaman dilimi. Telefonu açtım, “Aloo Zeki Bey?” diye sordu karşı taraf. “Zeki mi? Yok yanlış oldu galiba” dedim. Adam kapattı telefonu. Hani uyuyorsundur telefonun çalar, arayan sevgilindir, böyle uykulu uykulu konuşursun, ağzından kelimeler tam olarak çıkamaz ya. Ne şımarıklık yaparsın sevgiline, çok tatlıdır o anlar. Bir de bunun tam tersi durumlar var. Arayan numarayı bilmiyorsun ve “ben uyumuyordum aslında” tonuna geçip konuşuyorsun. Sevgiliyle o şekilde konuşmak ne kadar hoşsa, bu arayan kişiyle de ciddi tonda konuşmak o kadar can sıkıcıdır.

1 dakika geçmedi, adam bir daha aradı. “Aloo Zeki D...?” Bu sefer işi ilerletmişti, arkadaşlarını arayıp soyadımı öğrenmiş. Ben yine “Yok yanlış oldu” diyorum adama. Anlayamadım durumu, uykuluyum.

Bu sefer daha kısa bir süre içinde tekrardan aradı. “Ya gusra kalma arkadaşlar isminizi yanlış yazmış, Samsung yetkili servisinden arıyorum ben” dedi. “Televizyonunuzu getiricez, evi tarif edebilir misin tam?” diye sordu. Anlattım adama, 15 dakika sonra zil çaldı.

Bu sefer bekleyiş süresince terlik hazırlığı yapmadım, galoşlarıyla sırıta sırıta geleceklerini biliyordum. Tahmin ettiğim gibi biri televizyona yüklenmiş, diğeri ellerinde galoşlarıyla kapıya doğru geldi. Apartman ışığının yanmasıyla gözlerim parladı birden. Bizim Eyfel'ci öyle bir altın kolye takmış ki sanarsın herif Michael Johnson. Bir parmak kolyeden bahsediyorum bakın. Küçük altın olmuş 190 lira. Nereden akıyor bu değirmenin suyu? Evlendin mi naptın?

İlk dakikadan böylece şoku yedim, galoşları taktı adamlar, bizimkisi “Ne tarafa?” diye sordu. Salonu gösterdim. Ünlü Eyfel Kulesi'ni gördü, yüzünde bir gülümseme oluştu, “haa tamam, hatırladım” dedi. Salona geçtik, ilk diyalog benden geldi ama oldukça başarısızdı. Adama sordum: “Anakart geçişlerinde sorun mu ne varmış doğru mu?” Adam bozguna uğradı. Ağzında bişeler geveliyor ama anlamıyorum ne diyor. İmdadına ikinci eleman yetişti. Belli ki teknisyen rolünü bu arkadaş iyi benimsemiş. O da işte onaylar nitelikle yorumlar yaptı saçma saçma. Çıkarttım 240 lira verdim. Tekrar ediyorum 240 lira. Alet durduk yere bozuluyor ve ben bunun için 240 lira veriyorum. Neyse..

Sonrasında televizyonu eskisi gibi monte ettiler, bu sefer annemin metrekareye 250 tane kadar düşen örtülerinden birini kaldırarak televizyonunun yerini sağlamlaştırdılar.

İmza istediler bir kağıt çıkarıp, attım imzayı ve şöyle ekledi teknisyen arkadaş: “Eğer aynı problem ile karşılaşırsanız firmamız 6 aylık garanti süresi veriyor. Bu kağıdı saklayın. Sorun çıkarsa bu kağıtla işlemlerinizi yapabilirsiniz.” Bir de aynı problemle karşılaşacağım ha? İlk defa böyle bir şey gördüm ben. Yani televizyon tekrardan bozulabilir diyor adam; fakat o süre kesinlikle 6 ay içerisinde olmayacak diyor. 6 ay geçince muhtemel televizyonunuz yine bozulacak ve siz yine bize çatır çatır para kazandıracaksınız diyor.

Adamın arkasından sadece “umarım sorun çıkmaz” diyebildim ki dediğim anda Eyfel'cinin suratı düştü. Hüzünlendi birden. Onunla bir daha görüşmek istemediğimi zannetti sanırım. İyi de ben ne yapabilirim ki? Bedava gelip yapacaksanız 2-3 ayda bir çağırıyım, iç dış yıkama yapın televizyona.

Bu lafım üzerine teknisyen arkadaş: “inşallah” diye umarım'ıma destekçi oldu. Eyfel'ci de başını eğerek kapıdan çıktı. Tam gözden kaybolmak üzereydi ki bana dönüp el salladı. Tekrar ediyorum bana el salladı. Ben de ona el salladım. Kolay gelsin dileklerimi ilettim ve kapıyı kapattım.

Gittim Eyfel Kulesi'ne baktım. Bu sefer kaşık sesleri gelmiyordu. Buram buram ayrılık kokuyordu her yer. Duygularıyla oynamıştım adamın ama elimden bir şey gelmiyordu. Para her şeyin anahtarıydı.

3 Eylül 2011

Zorunlu ve bir o kadar da gerekli

Markete gitmeden önce alınacaklar listesi yapılır ya, bu bende başkalaştı biraz. Hayatımı plan yapıp yerine getirmekle geçiriyorum. Hiç çaktırmıyorum di mi? Bu yapmış olduğum planda aksama olursa da sakın yanıma yaklaşmayın, çok sinirli oluyorum, moralim de bozuk oluyor.

Günlük planlarımı geçtim, ileriye dönük planlar da yapıyorum. Öyle büyük şeyler değil canım, normal şeyler bunlar. Son yapılan genel seçimlerden önce kendime yine plan yapmışım: o seçimler gelene kadar saçlarımı kestircem, spor salonu araştırıcam, dönüşte de marketten bikaç şey alıcam. Burada ikinci takıntım beliriyor. Bütün gereksinimleri aynı anda yapmak. Ben mutfağa bile gitsem su içmek için, ikinci bir neden ararım. Kuru kuru tek sebeple hareket etmem. Çok zorlarım, olmadı tek sebebe yenik düşerim. Neyse bu çizmiş olduğum basit eylemler için gün belirledim, yola düştüm.

Spor salonu işinden sonra sıra berbere geldi, evin yakınındaki bir yere gittim, içeri girdim ki adam uyukluyor. Benim ayak seslerimi duyunca kalktı. Gözler kan çanağı "buyur abi" dedi. Buyurdum bir güzel, hafiften de saçlarımın alacağı hali düşünüyorum. Adam yeni uyandı ulan gözlerimin önünde! Oturdum sandalyeye " nasıl olsun abi?" diye sordu. Anlattım, anlaştık. Sırada en zor kısım..

Uzun süredir görüşmediğin arkadaşınla görüşürsün, oturursunuz birer kahve içersiniz. Eski günlere dem vurursunuz. Sonra konuşma durur birden, ama o kadar can yakmaz. Öyle mutlusunuzdur, gülümsersiniz. Takılınca "hey gidi günler hey" diye iç geçirirsiniz. İlla ki konuşulacak bişe de çıkar. O kadar kasmaya gerek yoktur. Ya da sevgiliyle biralarınızı yudumlarsınız, öyle birbirinize bakarsınız, kasmaya gerek yoktur. Ya da biriyle tanışırsın internette, saatlerce konuşursunuz. Yakın arkadaşınla konuşmadığın şeyleri bu arkadaşınla konuşursun. Çünkü o uzaktaki ve hayatına dahil olmayan biridir. Düşünceleri taze ve objektiftir. O yüzden kasmaya gerek yoktur. Ama berberdeysen kasmaya gerek vardır!



Berber adam konuşmaya aç adam. Seni 15 dakika içinde soyup soğana çevirir anlayamazsın, bakarsın adam benim anamın kızlık soyadını öğrenecek o zaman "hop bilader" diye feryat edersin.

Hafiften adam makineyle enseye giriyor benim, ilk soruyu çaktı hemen "nerede okuyorsun?" Nerede okuduğumun ender sükse yapacağı yerlerden biri burası. "Gazide" dedim. Ordan yakaladım adamı, alakam olsa bu işlerle tamam dicem de yanından geçmiyorum siyasi işlerin yani. Neyse konuşmanın devamı kurtlara, partilere falan gitti tahmin edeceğiniz gibi. Bir yandan arabesk müzik sesleri yükseliyor, bir yanda kurtlar uluyor, bir yandan adamın kapanan gözleri, bir yanda da benim masum saçlarım. Mecbur kaldım konuşmaya devam ettim, artık ben konu açıyorum. O sessiz anlar o kadar rahatsız edici ki kafamda sürekli Pulp Fiction'daki bu konu hakkındaki Uma Thurman yorumları dönüyor. John Travolta önümde bişeler içiyor, sağa sola bakıyor.

Her berber aynı değil tabi ki. Senden o yakınlığı gördüğü sürece konuşma eyiliminde. Geçenlerde başka bir berber de şöyle dedi: "abi benim bir müşterim var, adam konuşmak isteyince benim kardeşime gidiyor saçlarını kestirmeye, kafa dinlemek isteyince de bana geliyor." Ne güzel sistem koymuş adamlar valla helal olsun. Bütün piyasayı ele geçirmişler.

Ne olursa olsun o arabesk müzik dinleniyor ama şüphe yok.

Bugün arabanın teybini yaptırıcaz, eleman geldi, amfiyi söktü, yaptı etti falan, tekrardan monte etti, ses kontrol yapacak. Sağ sol bol keseden böğüren egzozlu hurdalarla dolu. Hurda çünkü arabada sadece ses sistemi ve egzoz var. Vurdurarak çalışıyor araba ama seni arabanın içine soksa geçici sağır olursun. Neyse eleman açtı teybi, Portishead çalıyor. Başka müzik açtı, Massive Attack çalıyor.. Prodigy hiç dinlemeden geçti, Aphex Twin'e merhamet göstermedi bile. En sonunda Pitbull buldu da tüm mahallenin zevki yerine geldi, i know you want me ile inlettik her yeri. İyi ki araya kopmalı müzik de atmışız, yoksa "sıçarım senin teybine!!" diyerek bırakabilirdi adam bizi öyle mel gibi.

Sonrasında o berbere gitmedim bir daha, zaten uyukluyordur yine, ama benim 10 senelik arkadaşımla kapışır, "janseti ben senden daha iyi tanıyorum laan!!" diye kafa göz dalabilir. Teypçi de bizi istemez sanırım, "aha o garip müzik dinleyen fordçu lan bu" der. Yine de bilgisayardan silinemeyen virüs gibi sizi hatırlıcam sanırım. Sizinle yaşadığım zorunlu sessiz anları düşündükçe arkadaşlarımı daha çok sevicem. Sokaktan geçen egzoz düetli arabesk müzikleri duydukça dinlediğim müziğin sesini sonuna kadar açıcam.