13 Temmuz 2016

Katya

Kar tanelerinin, sıcak evin pencerelerine değip kaybolmasını ve bazen çok yavaşça bazen de hızlıca pencerede akıp giden damlaları ilgiyle izliyordu Fyodr Petroviç. İlk karın yağışı bütün Petersburg'a, sanılanın aksine, heyecan getirmişti. Bu heyecanı en çok hisseden Fyodr Petroviç, sıcak evinden kar kaplı sokağı merakla seyrediyordu. Limonlu çayından bir yudum alıp dünden kalan soğanlı ekmeğinden bir parça kopardı. "Ahh, yılın ilk karı" diye kendine kendiyle konuştu. Sevgili karısı Katya'nın ölümünün üzerinden 7 sene geçmiş, bu süre zarfınca kendi kendine konuşur olmuştu. Geç gelen karın mutluluğunu damarlarında hisseden kahramanımız, bundan tam 9 yıl önce böyle karlı bir günde Katya ile tanışmış ve hayatının sonuna kadar karısının kendi kollarında olacağına inanmıştı.

Fyodr, eski paltosunu üzerine geçirip keçi derisi, uçları hafif delik, babasının mirası ayakkabısını giyip kendini Nevsky Caddesi'ne attı. Soğuk hava sıcak tenine vurdu ve bundan hoşnut oldu. Alt komşusu, emekli öğretmen Sergey Sergeyeviç'in iki yaramaz oğlu Anton ve Boris dışarıda kar topu savaşı yapıyordu. Fyodr Petroviç'i görünce yaptıkları kar toplarını Fyodr'a fırlattılar. Bu binaya taşındıklarından beri iki komşunun arası hiç iyi olmamıştı. Fyodr'un yaptığı gürültüden şikayetçi olan Sergey, bir keresinde Berdan marka tüfeğini alıp Fyodr'un kapısına dayanmış, onu öldürmekle tehdit etmişti. Yalnızlıktan her geçen gün aklı dengesini yitiren Fyodr, gelişen olayların farkında bile değildi. O, sadece sevgili Katya'sını düşünüyordu. Hayatının aşkı, biricik sevdiceği güzel ve alımlı Katyuşka.. Onu ilk gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu. Denizler kadar derin mavi gözlerine baktıkça kendini Dünya'daki en mutlu insan olarak görür, mutluluğu içinden taşar ve Petersburg sokaklarında şarkılar söyleyerek sevdiceğiyle gezerdi.

Cebinde kalan son kopek ile aldığı yağlı peynir ve kara ekmek ile eczaneye uğradı eve dönmeden. Buraya Katya ile gelir, kilolarını ölçtürürlerdi. Son zamanlarda verdiği kilolarla Fyodr, bir deri bir kemik kalmıştı. 53 kilo 120 gram geldi tam olarak. Hayalinde "yine kilo vermişsin aşkım" dedi Katyuşka. Eczaneden çıkmaya hazırlanırken eski dostu Vasiliy ile karşılaştı.
Vasiliy ile Fyodr yağmurlu bir Petersburg akşamında tanışmıştı. Tanışmaları dolaylı yoldan olmuştu. Bir tanecik aşkı Katya ve Vasiliy'in karısı Svetlana önceden arkadaştılar ve kocalarının da yakın arkadaş olmalarını istemişlerdi. Birlikte akşam yemeği yemişler, Stolichnaya votka içmişlerdi. Kısa sürede arkadaşlıkları pekişmiş, her hafta sonu birlikte vakit geçirir olmuşlardı. Katya'nın ölümüne yakın dostu Svetlana'dan çok Vasiliy üzülmüştü. Cenazede gözyaşlarını tutamamış, hüngür hüngür ağlamıştı. Bunu gören Fyodr, kendini suçlu hissetmişti; çünkü o bile karısı için bu kadar gözyaşı dökmemişti. İki arkadaş birbirini görünce selamlaştı ve dostça sarıldı. "Nasılsın?" diye sormadı Vasiliy; çünkü Fyodr, Katya'nın ölümünden sonra hiçbir zaman iyi olmamıştı. Artık Fyodr'un böyle bir hayat sürmesini istemediği için Vasiliy, Fyodr'u akşam evlerinde verecekleri baloya davet etti. Değişiklik ona iyi gelebilirdi. Zorla da olsa Fyodr bu daveti kabul etti. Yine dostça selamlaşarak Fyodr evin yolunu tuttu.

Sıcak evine girince her zamanki gibi "sevgilim ben geldim" diye bağırdı. Eski paltosunu vestiyere astı ve üşümüş, yorgun vücudunu ısıtmaya çalıştı. Omuz ve kollarını ovarak mutfağa gitti, çayını yapmaya başladı. Kar hâlâ lapa lapa yağıyordu. Çayını alıp her zamanki oturduğu koltuğa geçti ve nefeslendi. Soğuk içine kadar işlemişti. Katyayı düşündü. Birlikte geçirdikleri hayat dolu günler, arkadaşları Vasiliy ve Svetlana ile geçirdikleri güzel günleri, hepsi dün gibi aklındaydı. Koltuğunda oturup düşlere dalmışken kar durmuş, sokaklar sessizliğe bütünmüştü. Hava iyice kararmış, Ay'ın o ürkütücü soluk ışığı baloya gelenlerin üzerine vurmaya başlamıştı. Fyodr, uyuyakaldığı koltuktan hafifçe doğruldu ve saatine baktı. Balo çoktan başlamıştı. Hemen yerinden kalkıp hazırlanmaya başladı.

Fyodr, Vasiliy'in evine geldiğinde kapıda kimseyi göremedi; halbuki Vasiliy, misafirlerini bir soylu nasıl karşılaması gerekiyorsa, işte öyle karşılamıştı. Üstündeki üniforma, belindeki kılıç, altın kaplama saatiyle tüm gelenleri etkilemişti. Fyodr, kapıyı çaldı ve biraz bekledikten sonra kapıyı Vasiliy'in hizmetçisi Tamara açtı. Tamara, Fyodr'u samimi bir içtenlikle karşıladı ve içeri buyur etti. Ev oldukça kalabalıktı; ama Vasiliy o endamıyla hemen aralarında seçiliyordu. Svetlana da kocasının hemen yanındaydı. Anlaşılan dans yeni bitmişti. Ev sahiplerine Fyodr'un geldiğini söyleyen Tamara oldu. Fyodr'u görünce Vasiliy "gelmene çok sevindim dostum" dedi. Yanı başındaki masadan bir kadeh şampanya alıp Fyodr'a ikram etti. Teşekkür edip kibarca kadehi aldı Fyodr. Ondan sonra da gecenin sonuna kadar Vasiliy ve Svetlanayı bir daha görmedi.

Fyodr, baloya geldiğinden beri sanki kalabalık çoğalmış, misafirler daha çok bağıra bağıra konuşmaya başlamıştı. Kendini yalnız hisseden Fyodr mutfağa geçti. Açık votkadan kendine doldurdu ve bir dikişte içti. Gece iyice ilerlemiş, alkolün etkisiyle taşkınlıklar çıkmaya başlamıştı, sesleri mutfağa kadar geliyordu; ama ev sahipleri ortalıkta yoktu. Tamara, "herkes birbiriyle kavga ediyor. Peki ev sahipleri nerede? Tabi ki gönül eğlendiriyorlar. Aynı seninle ve sevdiceğinle eğlendikleri gibi" dedi. Bu sözü üzerine Fyodr uzun süre konuşmadı. Zaten konuşkan bir insan değildi. Tamara ne demek istemişti? Benle de mi gönül eğlendiriyorlar? Peki ya sevgili Katyuşkamla? Bu sözleri Fyodr'u rahatsız etmişti. Vasiliy, Katya ile de mi gönül eğlendirmişti? Cenazede bu kadar ağlamasının nedeni bu muydu yoksa? Sinirlendiğini ve kızardığını hissetti Fyodr. Mutfaktan ayrılıp üst kata çıktı.

Üst katta Vasiliy'in ve karısının bir tablosu gözüne ilişti. Karı koca ellerini tutmuş ve çok mutlu görünüyorlardı. Bu tablo için çok para dökmüştü Vasiliy ve evinin en güzel yerine asmıştı tabloyu. Koridorda ilerledikçe Vasiliy ve Svetlana'nın seslerini duydu. Fyodr, hafif aralık kapının önünde durdu ve Vasiliy'in üniformasını gördü. Karı koca birlikteydiler ve yataktaydılar. Yavaşça kapıyı itti Fyodr ve karı kocanın aşkla sevişmesini izledi. Svetlana'nın beyaz teni ona tanıdık geldi. Gitgide yatağa yaklaştı ve Svetlana'nın üstündeki kıyafeti ve siyah sütyeni yerde gördü. Vasiliy'in kılıcı ise hemen yanlarındaki sandalyede asılıydı. Şevkle gelen inlemeler ve nefes sesleriyle Fyodr yaklaşmaya devam etti. Bir anda cam kırılması sesi işitildi. Fyodr, ayağını hafifçe kaldırdı ve bir altın kaplama köstekli saati tuz buz ettiği fark etti. Heyecanla arkasını dönen kadının denizler kadar mavi gözlerini görünce Fyodr sadece "Katyuşka" diyebildi. Vasiliy ve Svetlana doğruldu. Svetlana hemen çıplak tenini ince çarşafla örttü. Vasiliy'in gözleri korku doluydu. Fyodr'un çabucak kınından çıkarıp çektiği kılıç ışıkta parlıyodu. Kılıcı nasıl eline aldığını bile hatırlamıyordu Fyodr. Tereddüt etmeden kılıcı Vasiliy'in kalbine soktu. O an her şey durmuştu sanki, sadece Vasiliy'in ağzından akan kanları izliyordu. Svetlana çığlıklar attı, çarşaflar kan içindeydi. Fyodr gözlerini yumdu ve dizlerinin üzerine kapaklandı. Yaşadıklarını sindiremiyordu. Her şey yalandı. Arkadaşlıkları, ilişkisi hepsi birer yalandı. Vasiliy'in kanlar içindeki halini görünce Svetlana haykırmaya devam ediyordu. Kılıç hâlâ Vasiliy'in kalbine saplıydı. Güçlükle kılıcı çıkardı Fyodr ve hayalindeki Katyaya döndü. Katyuşka tüm güzelliğiyle gülümsüyordu. "Seninim Fyodr ve hep senin olarak kalacağım" dedi. Bir damla gözyaşı aktı yanağından Fyodr'un. Kanlı kılıcı karnına dayadı ve yavaşça içine soktu. Aklını yitirmişti. Yere yan düştü. Katya hâlâ gülümsüyordu, Fyodr'un kalbi ise ilk defa bu gülümsemeye rağmen durmuştu.

24 Mayıs 2016

Uyumayan Ses

Ben Uyumayan Ses'im.
Ben, içinde çığlıklar atan;
Sesi öbür yakadan duyulan senim.
Sesinim, seninim...

Buhranın içinde yola düşen yorgun vücudun,
Hepsi şimdi benim içimde.
Kaldırımlardan yola akan kafanın içindeki o düşüncelerin,
Bende, içimizde...

Karanlığın arasındaki canavar, dolabın içindeki gizli güç,
Birer hayal ürünü ve keşfedilmeye açık.
Gün yüzüne çıkmayı bekliyor ama yalnız,
Kimsesiz, güçsüz...

Kafamda bir hayal dönüyor, sanki gerçek,
Yok olmuş ve unutulmaya yüz tutmuş.
Sebepsiz yere çivisi çıkmış ve dengesiz beynim gibi,
Tükenmiş, kayıp...

Ben Uyumayan Ses'im.
Ben yakın geleceğin ve uzak geçmişin.
Sesin adeta kulaklarımda, kokun nefesimde.
Sensiz...


16 Mayıs 2016

Gece, benim

Ay ışığının perdelerden süzülüp odama yansıyan ahenginde, gözlerimi beyaz duvara sabitleyip zihnimde resim çizdiğim o muhteşem yorgun gecenin huzurunda kendi nefesimi dinliyor ve gecenin ilerlemesini bekliyordum. Gece mutsuz, gece yorgun.. Yatağın kokusuz yanından (benim yattığım taraf) hayat kokan yanına (onun yattığı taraf) başımı çevirdiğimde yüzüme bir ferahlığın geldiğini nefes alışverişimde bile gözlemleyebilirdiniz. Ne yazık ki (ve iyi ki) yanımda değildiniz. Ben ve yatağımın başucunda ayakta dikilip "gidici" olup olmadığımı kontrol eden Karanlık ile tek başımızaydık. Yokuşu tırmanırken ciğerlerimin şişip boşaldığını hayal ettiğim o anda mutluluk ile ölüm arasındaki çizgiyi düşündüm. Çizgilerden korkar, üzerine basamaz olmuştum ki bu beni belki de "çizgilere basmadan yürüyen insanlar"ın çıkış noktasına getirmişti. Karanlık ile diyaloğumuz ise ne bu çizgiler hakkındaydı ne de zihnimdeki resim.

Yatakta uzanırken ayaklarım üşüdüğü ve uyuşukluğumun bir tembel hayvan seviyesine ulaştığı için sadece ayaklarımı kapatacak şekilde yorganı çapraz şekilde ayaklarıma örtmüş, yüzümü yastığa yan koymuş, perdenin hışırtısıyla nefes alıp veriyordum. Ay ışığı hâlâ aynı güzellikle odama eşlik ediyor, Karanlık'ın içine işliyordu. Gece sessizdi. Hayatın bittiği, günün geçtiği, yaşananların kaybolduğu, düşüncelerin donduğu fikri zihnimi meşgul ediyordu. Kafamı kaldırıp tek bir kelime söylemeyi başardım: Ne? Bundan sonra aramızda herhangi bir konuşma olmadı. Siz emin olun ki konuşmaya değer bulmadığım şeyler yaşadığımdan değildi bu. Bahsi geçen diyalog bu yüzden sözsüz geçtiyse de bunda benim bir kabahatim olmadığını belirtmek isterim.
Nefes alıp verdiğim sürece bu yatakta uzanmak ve hayat kokan yanımda ruhumu dinlendirmek, perdenin hafif hafif süzülerek başımın üstünden dalgalanışını seyredip hayallere dalmak istediğimi düşündüm o anda. Düşüncelerimi baltalayan Karanlık ise başımdan gitmiyordu. Ben ise huzur arayışında yitip gitmiş birçok insan gibi huzurun nerede olduğunu aramaktan bıkmış, daha sonra da aslında onun çok yakınımda olduğunun farkına varmıştım. Karanlık, bana yaklaştı ve gözlerimi kapadım. Ay ışığı, güzelim bulutlar arkasına düşmüş, beni yalnız bırakmıştı ve rüzgarın soğukluğu içime kadar işlemişti. Her şey zifiriydi. Kendimi Don Nehri'nin kaskatı donmuş yüzeyinde açılmış ufak bir delikten baş aşağı sarkıtılıp kıpırdayamadan ve sesim çıkmadan suda olduğumu hayal ediyordum. Bunun müthiş bir ölüm olduğunu düşündüm. Yaşadığım hayatta zaman zaman düşündüğüm "şu an ölsem ne olur" dakikalarından birini yaşıyordum. Geride kalanların vereceği tepkiler, gazete manşetleri, cesedimi bulan insanların yüz ifadesi.. Hayal gücünün sonu olmamasının verdiği hazzı içimde hissediyordum. Yok olmanın sadece hayallerde olduğu gerçeği ise nefesimin sıkıştığı tam da şu anda aklımı deldi ve kendime geldim. Çünkü Karanlık hâlâ bana olan yakınlığını koruyor ve nefesimin yok olup gitmesini bekliyordu. Ben ise henüz keşfettiğim "aslında bunun çok da iyi bir fikir olmadığı" gerçeğini ona anlatmak isterdim. Sadece başımı sağa sola sallayıp beni anlamasını bekledim. Çünkü konuşacak bir şey yoktu. Nefes alıp veriyordum ve hayat kokan yanımla hep yaşayacağımın bana verdiği mutluluk ile Ay ışığının bulutların içinden belirip odama eşlik etmesiyle birlikte gözlerimi kapatıp uyuduğumu hatırlıyorum. Gecenin içime işlediğini ve yorgunluğumu vücudumdan bir karış kadar yukarı çektiğini, yorgunluğun kaybolduğunu da çok iyi hatırlıyorum.

31 Ocak 2016

Bu Raskolnikov'un çıldırışı

Sıradan sorular ve bu sorulara verilen sıradan cevaplar. Dilimin ucunda duran, çekilip alınması beklenen sözler. Yutkunmanın ertelendiği, boğazımı dolduran anlamını yitirmiş kelimelerin cümle oluşturamadığı dakikalar. Bu Raskolnikov'un çaresizliği. O içinde hissettiği nefret duygusu. Karşındaki insanın dudak hareketleri. Kendi dişlerinin beyazlığını nikotine armağan edip karşılığında o güzelim dişleri sararmış halde alan ve de o dişlerin çarpıklığında aradan burnumun direklerine çarpan, aç midesiyle karışmış ağız kokusu. Nasıl keyifler? İyi, her zamanki gibi. Hayatın gerektirdiği gibi. Hayat acımasız ve bir o kadar acısız. Samimiyet yoksunu, aşağılık herif. Dişlerinin çektiği acıyı ciğerlerimde hissediyorum, bunu bilmiyorsun. Keyfim yersiz yerinde, çünkü acı çekmeyi seviyorum. Peki senin keyifler nasıl? Cevabını merak etmiyorum. Hayır. Verdiğin cevaplar kokuyor. Kokunun yok olduğunu düşünüyorum. Yok oluş var oluştan daha dikkat çekici. Ellerimde. Avuçlarımla sıkı sıkı tutuyorum baltayı. Bu Raskolnikov'un korkusuzluğu. Terk edilişim diye nitelendirdiğim hayatımın geri kalan kısmı. O ne yapmıştı? Doğru olan bu demişti. Düşünmemişti. Düşünmeden indirmişti elimde tuttuğum baltayı. Kendi kendimi bitiriyorum. İçim içimi yiyor. Adalet iki elimle ölçebildiğim bir norm.

Burada bir ağrı var. İşte tam burada. Benim mazoşist zevklerime köle bir acı. Bunu gözlerimi kapattığımda hissettim ve nefretim filizlendi. Artık kurtulamıyorum. Onlardan kaçamıyorum. Gölgemi bıçakladığımı hayal ediyorum. Yaşamaya devam ediyor.

Arabayı durdurmasını söyledim. Kapıyı kapatmadan inip yürümeye başladım. Üzerimdekini çıkartıp sırtımı toprağa verdim. Bulutsuz gökyüzü. Yaşadığını hissettiren ve yalnızlığını perçinleyen mavilik. Sen hep orada kal. Ben sana bakmaya devam edeceğim.

4 Kasım 2015

Emanci

Emancipator(Douglas Appling) abi,

İlk mektup deneyimim olduğu için az da olsa heyecanlıyım. Hayatımın her alanına nüks ettiğin için blogumda sana yer vermemek olmazdı. İnsanlara senden bahsederken Emancipator, yalnız kaldığımızda ve müziklerine dalıp gittiğim zamanlarda ise Emanci diye sesleniyorum. Umarım bu kısaltma seni üzmez. Zira şu zamana kadar bütün şarkılarını çok kez dinledim ve ister istemez müziklerine ve sana karşı bir yakınlık hissediyorum. Kısacası yolda yürürken, kitap okurken, eve yorgun argın gelip yatağa uzandığımda, yemek yerken, su içerken, banyo yaparken, yani hemen hemen her alanda arka planda senin şarkıların çalıyor. Bilmem bu durum seni mutlu eder mi?

Uzun süredir sana yazmak istiyordum aslında, nitekim bugünü uygun gördüm. Bugünü uygun görmemde ise mükemmel bir neden var. Çünkü bugün bir mail geldi(yok senden değil). Tura çıkıyormuşsun, hayırlı olsun. Turda ben hangi avrupa ülkesinde seni yakalayayım diye bakadururken bir de ne göreyim, tur güzergahına İstanbul’u da eklemişsin. Durup bir nefes aldım. Sonra bir daha baktım; zira gözlerimden yaşlar geldi ve tam okuyamadım o anda. Haberi alır almaz, dostum Mjora’ya müjdeyi verdim ki ikimiz de köpek gibi hayranınız. Bonobo, Moderat, Flashbulb, Massive Attack gibi daha ismini buraya yazmadığım bir sürü grubu dinledikten ve hatta bizzat konserlerine gidip izledikten sonra seni keşfettik. Yani Emanci abi sen bizim için bulunmaz bir nimetsin. Senin müziklerin ruhumu dinlendiriyor. Mesleğim uçuculuk; lakin gerçek manada seni dinlerken uçtuğumu hissediyorum. Bak bu kesinlikle seni mutlu edecektir! Mektubu Türkçe yazdım; biliyorum, anlamayacaksın; ama bu güzel hislerimi İngilizce yazarak heba edemezdim. Kendi dilimde, kendi tarzımla mektubumu yazmak istedim. Merak etme, hep güzel şeyler yazdım. Geldiğinde de bir imzanı alabilirim umarım. Kendine iyi bak Emanci.


Evet, ben ise bahsi geçen mjora, sevgili Douglas Appling sana yazıyorum, tabi böyle açık bir mektup olduğu için sadece içimden geçen hisleri samimi şekilde yazmak istedim. Müzik, benim için çok anlamlı bir şey tabi ki(herkes için olduğu gibi(!), yani sadece müzikleri dinlemek değil onlara anlam da yükleyen birisi olarak sana diyeceklerim hiç de az değil. Birçok insanın, işte güzel müzik -sözsüz ama- hoş müzik dinliyorum ara sıra dediği bir müzik türü yaptığından değil aksine sevgili uyumayanses’in de dediği gibi hayatımın her alanına işlemiş müzikleri yaptığın için sana minnettarım. Burada aslında şunu da belirtmem lazım Emancipator, Bonobo, Flashbulb gibi hayatımın her alanına nüfuz etmiş, yaşamımın arka planını oluşturan seslerin varlığını bize sağladığın için sana teşekkür etmem lazım.Yoksa ne yapardık diye düşünüyorum gerçekten. Yani bu müzikler olmasa sanırım sıkıntıdan ölürdüm bu dünya üzerinde. ”Neden bir müzik insana böyle hissettirir ki” sorusunun cevabı ancak bizim gibi düşünen kişilerin anlayabileceği ve özümseyebileceği bir cevaptır.


Türkiye’ye geleceğini duyunca çok sevindik tabi ki o gün orada olacağız ve With Rainy Eyes ile coşacağız. “Yakında ateş yakacak kadar soğuk olacak” dediğin albümle ‘chill’ soundun ile tekrar içimizi ısıtacağını biliyoruz. Bunun için zaten bu mektubu yazmış olduk. Tekrar teşekkürler… Sana ve bu müziği yapan herkese teşekkürler… İyi ki varsınız  (:


Uyumayanses - Mjora ...2015…