28 Ekim 2011

Bu blog ne ayak?

Blog nedir?

Blog bi bok değildir. Boktan da öte değildir. Mide bulandırıcı bir giriş oldu; fakat özü budur.

Blog nasıl yazılır?

Blog yazılamaz deyip yazıya sıçmak istemiyorum şimdi. Şöyle açıklıyım: Bloga girilen ilk yazılar pek bir dandik oluyor. Aralarda bir kendini buluyorsun, sonradan da mala bağlıyorsun(mala bağlamayı açıklıcam aşağıda) Nasıl yazılırdan öte, nasıl yazılmalı diye soruyorum ben kendime ve pek de ideal blog seviyesini yakalayamıyorum. Benim gördüğüm kadarıyla blog yazısı, daha ilk cümleden okuyucuyu çekmeli. Ya okuyucunun çok ilgilendiği bir konuya denk gelecek ya da 2-3 paragrafı geçmeyecek, o zaman blogun okunma değeri oluyor. Eğer yazı uzunsa okunmuyor. Ha dandik fotolar varsa da okunmuyor, bunu da belirtiyim. Yazı karakteri düzgün olsun, yazılar rahat seçilsin, güzel bir foto, araya da birkaç cümle serpiştir al sana ideal blog.(bu yazdıklarım benim için geçerli değil, genel blog havası böyle)

Blog neden yazılır?

Blog içini dökme yeri. Canın sıkılınca yazılıyor genelde ve ben o tür yazıları hiç okumuyorum! V.Ö. tabiriyle kaçarak uzaklaşıyorum.(mala bağlama bölümü). Eğer bir yazıda “canım çok sıkıldı”, “bişeler saçmalayacam şimdi”, “hah nerede kalmıştım ya” tarzı şeyler görünce kaçıyorum diyebilirim. İnsan, 5 tane bu tarz yazı giriyorsa, 1 tane de nitelikli bir yazı giriyor. O yazıyı kaçırmıyorum işte. Çoğu zaman da şöyle güzel bir yazı olsa da okusam diye kendimi yiyorum açıkça söyliyim.

Blog hakkında pek olumlu şeyler düşünmüyorum görüldüğü üzere.

Kendime bakıyorum: En çok okunanlar bölümümde başı Alo çekiyor. O yazının da içeriğinde sekreter falan vardı. Erotik içerikli olduğu için herhalde, abazan tayfa Google'dan direkt benim bloga düşmüş. Hatunun fotosunu farklı kaydet yapıp tüymüş. İkinci sırada Hayat bu kadar basit var. O da ilk yazım olduğu için(diye düşünüyorum) o kadar okundu ve geliyoruz asıl ölçüte: Kız bloglarının olmazsa olmazları. İlk iki yazı torpilli olduğundan benim gözümde bu yazı, en çok okunan yazım. İçerik aslında kız bloglarına sitem niteliğinde, fakat başlıkta "kız blogları" kelimelerinin geçmesi sanırım dikkat çekti ve haylice okundu. Diğer yazılarımın da böylesine okunmasını isterdim, ama insan her zaman ciddi yazılara odaklanmakta, yani o ruh haline girmekte zorlanıyor. Hak veriyorum.

Yani blogumun okunma değerlerine göre:

Erotik içerik > hayat meselesi > kızlar ve blogları > hayvanlara verdiğimiz değer > teknoloji


Benim görüşüm: Sanat, toplum içindir. Yazılarım okunmadığı takdirde ben yazma ihtiyacı duymuyorum, ne kadar okunursa ben yazmaya o kadar teşvik oluyorum. 

Son olarak şunu da söylemek istiyorum(biraz öz eleştiriye kaydım hazır): Takip ettiğim blogları okumadığım zaman kafayı yiyorum. Bir şekilde hepsini okumalıyım. Hadi bişe oldu diyelim, 3 gün internete giremedim. Girdiğim zaman 3 gün boyunca düşen bütün yazıları oturup okuyorum. O zaman da belki 500 tweet atıldı, açıyorum hepsine bakıyorum. Böyle bir hastalığım var. Okulda da aynı şekilde, sürekli bir takip içindeyim dersleri. İyi bir şey mi bilmiyorum. Gereğinden fazla önem verdiğim değerlerim var hayatımda.

25 Ekim 2011

Onu öldürmeliyim

Baş aşağı yere düşmüştü. Burnundan kan geliyordu. Yanağı mosmordu. Ellerini ise hissetmiyordu. Yüzüstü hareketsizce yatıyordu. Vücuduna yayılan karşı koyamadığı bir yanma hissi vardı. Gözlerini açtı, ama her şey bulanıktı. Hafif hafif kar yağıyordu üzerine. Gecenin karanlığı sokağa daha yeni vurmuştu. Kuytu bir köşeden kulakların pasını silen kuş sesleri geliyordu. Yavrusunu besliyordu dişi kuş. Bu ayazda aç kalmıştı yavruları. Sokağı kaplayan bembeyaz kardan çarşafa kırmızılık yayılıyordu. Gittikçe beyazlık yok oluyordu, kuş sesleri kulak zarlarını deliyordu. Vücudu alev alev yanıyordu. Arkasındaki binanın kapısı açıldı. Ona doğru birinin geldiğini duyuyordu. Kuşlar resitale ara vermişti sahneye eşlik edercesine. Yavruların karınları doymuştu aslında. Adamın arkasındaki ses iyice yaklaştı, sağ kolunun yanında durdu. Ayaktaki bir iç çekti, endişeliydi. Eliyle sakallarını sıvazladı. Etrafa baktı hızlıca. Kimseler yoktu. Kanlı çarşaf ayaktaki adama yaklaşıyordu yavaş yavaş, bir adım geri attı. Ne yapacağını bilemiyordu, ayağıyla hafiften dokundu, ölmüştür diye düşündü. Nefes alıp vermesini gördüğü halde ölmeme ihtimaline katlanamıyordu. Ölmesi gerekirdi. Az önce onu öldürmüştü. Sekizinci kattan aşağı atmıştı onu, kesinlikle ölmüş olmalıydı. Belki de bu son nefesiydi, diye düşündü. Bir yandan adam, yerdekine bakıyor; bir yandan etrafı kolaçan ediyordu. Biraz olsun içi rahatladı, etraf sakindi. Ellerini beline koydu, düşünmeye başladı. Gökyüzüne baktı. Kar, cinayetine eşlik ediyordu. Karın temizliği cinayetini temizliyordu. Kanlı çarşaf, kaynağından uzaklaşmıştı; eskisi gibi beslenemiyordu. Kurumaya başlıyordu. Temiz kar hükmünü sürdürmeye devam ediyordu. Birden parmaklarını oynattı yerdeki, yanan vücuduna soğuk işlemeye başlamıştı. Ayaktaki adam bir adım daha geri gitti korkudan. Gözleri yerinden fırlayacakmış gibi hissediyordu. Rüya görüyor olmalıyım, diye düşündü. Bu imkansızdı. Peki neden aşağı inip kontrol ediyordu onu? O da bu kadar rahat kurtulamayacağının farkındaydı belki de. Yıllardır onunlaydı sonuçta. O ne hisseder, o ne düşünür, hepsini biliyordu. Yerdeki adam ayaklarını oynattı, ayağa kalkmaya çalışıyordu! Ayaktaki adam hemen yukarı, evine koştu. Heyecandan nefes alamıyordu, bütün çekmeceleri yere döktü. Bulamıyordu bir türlü. Neredeydi? Nerede? Aniden hatırladı, yastığının altındaydı; fakat geç kalmıştı bulmakta. Geri döndüğünde adamı göremedi. Kaçmıştı! Bir iki damla kuruyan kan gördü sağ tarafa doğru giden. Oraya koşmaya başladı. O haldeyken uzaklaşamazdı. Onu öldürmeliyim! Karanlıkta hiçbir şey göremiyordu, kar şiddetini arttırmıştı. Yaklaşık 10 dakikadır etrafta bilinçsizce koşuyordu ama ondan tek bir iz görememişti. Sanki uçup gitmişti. Ayağı taşa takıldı, tepetaklak yere düştü. Kafasını kaldırıma vurdu...... Bir ormandaydı şimdi, sonbahar yaprakları yeri örtmüştü. Güneş batmak üzereydi. Yüzükoyun yerde yatıyordu. Ellerini iki yana açmıştı, gökyüzüne bakıyordu. Yağmur çiseliyordu. Arkasından yaprak hışırtıları duydu, biri yaklaşıyordu. Tam başının yanında durdu, ona eğildiğini hissetti. Bir şey dedi, ama anlayamadı. Ardından alnında bir soğukluk hissetti, buz gibi bir metal parçasıydı bu. Tetiğin o ince sesini duydu ve...... Kuşlar uçuştu. Orman sakinleşti. Adam yavaşça ayağa kalktı. Ruhu ondan kurtulmuştu.

23 Ekim 2011

Karanlık

Kız sokakta usulca yürüyor. Gözü telefonunda. Parmakları dans ediyor. Gülümsüyor birden. Gözlerinin içi gülüyor, güzel dişleri ortaya çıkıyor. Yürüyüşü biraz yavaşlıyor, o anın tadını çıkarıyor. Böylesine ruhunu okşayacak ne olmuş olabilir? Bu kadar tatlı gülümsemesini ne sağlamış olabilir?


Telefonun çalar, hemen kalkıp gidersin telefonla, konuşmaya başlarsın onunla. İsmini duyunca için cız eder ya, kalp ritmin hızlanır, dış dünyadan koparsın.

Onu düşündükçe kokusu aklına gelir buram buram. Hayallerinde bile boynunu koklarsın, içine çekersin kokusunu. Yemyeşil bir ovada çiçeklerin içinde bulursun kendini, güneş vücudunu ısıtır, kuşlar etrafında döner sanki. O gelir, yanağına bir öpücük kondurur ve “seni seviyorum” der. Gözlerini kapatırsın, yaşadığını hissedersin.

Bazen o kadar bunalırsın ki bu saçma hayattan seni kurtarması için dua edersin. Elini verirsin ona, çeker alır seni yanına. Etrafındaki her şey bulanıklaşır o zaman, anlamsız gelir. Berrak olan tek şey onun güzel gözleridir.

Karanlığın içinde parlayan tek bir şey var. O hayatımızdaki bilinmezliği, önümüzdeki karanlığı yok ediyor. Hayatımız aslında o kadar karanlık ki gözlerimizi açmaya korkuyoruz.

...

Bu geleceği olmayan dünyada karanlığa hapsolmuş, aşkı arayan zavallı canlılarız hepimiz.

15 Ekim 2011

Yağmur Adam vs. Şemsiye Adam

İki üç gündür Ankara, Bristol havasını yakaladı çok şükür. Kapkaranlık sabahlara uyandık, yer gök inledi, bol bol yağmur yağdı, hatta dolu yağdı(kafamızı kırdı).

Yağmur yağınca kendimi daha da kaptırdım Chillout'a. Depresif depresif dolaşıyorum etrafta. Hala dıptıs müzik dinleyen varsa, 2011 summer hits albümünü masaüstünden kaldırma vakti geldi de geçiyor bile. BPM'i düşür biraz koçum.

Bu günlerde etraf Yağmur Adam ve Şemsiye Adamlarla doldu.


Yağmur Adam ya hayata karşı asi oluyor ya da romantik takılan bir lavuk oluyor. Sabah kalkıyor, sigarasını yakıyor. Açıyor Ekşisözlük'e bakıyor, keh keh gülüyor. Koltuk altını kokluyor, ona göre duş alıyor. Okula/işe 15 dakika kala evden çıkıyor. Hızlı hızlı adımlarla dolmuş durağına gidiyor, kulağına siyah kulaklıklarını takıyor, içinde bol bol distortion bulunan şarkılar dinliyor. Yağmur yağarsa kafayı biraz öne eğiyor. Sırılsıklam oluyor, ama sallamıyor. Ve bu haldeyken dolmuşa biniyor ki... İşte burada benim hayranlığım başlıyor.

Adam ıpıslak halbuki ben evden hiç çıkmamışım gibi oturuyorum yerimde. Biniyor dolmuşa, bir afra tafra, böyle elini kolunu sallıyor, paçalarını silkiyor. “Ehhh be ne ıslandık amuğaa koyim” diye bakışlar atıyor etrafına. Saçlarının suyunu sıkıyor. Telefonunu kontrol ediyor hala çalışıyor mu diye. Öyle havalı, öyle asi ki kelimeler yetmez, görmeniz lazım. Adam dünyaya kafa tutuyor.

Romantik Yağmur Adamın pek bir numarası yok. O yağmur altında ayaklarını yere sürte sürte yürür. Sağına soluna bakar masumane gözlerle ve gülümser sürekli. Hay ben senin kafana sıçıyım Romantik Yağmur Adam emi! İnşallah zatürre olursun. Lavuk herif.

Şemsiye Adam ise sabah kalkar, duşunu alır. Kahvaltısını yaparken tabletinden gazetesini okur. Okula/işe gitmeden önce hava durumuna bakar. Ona göre giyinir, şemsiyesini alır. Dişlerini fırçalar, parfümünü sıkar, dışarı çıkar. Açar şemsiyesini, takar beyaz kulaklıklarını, yağmurda ıslanan insanları seyreder. Apartman girişlerine saklanmış insanlara bakar. Elindeki çantasını iyice kendine yaklaştırır ıslanmasın diye. Biner dolmuşuna, oturur mis gibi. Parayı uzatırken sol kulaklığını çıkarır, inmek istediğinde sağ kulaklığını çıkarır. Zamanında gider okuluna, mükemmel insan modeli.

Yağmur Adam ıslanmaktan gurur duyarken, Şemsiye Adam kuru kalmaktan gurur duyar ve hiçbir zaman biri üstün gelemez.

Çocuk olmak güzeldi

Aile bir araya gelir, annen seni küçüksün diye erkenden yatırırdı. Çocuğun aklı hep o konuşmalarda kalırdı. Onlar mutfağa toplaşıp dedikodu yaparlardı, sen ise uzak diyarlardaki bir odada, gözlerin açık, “ne uydursam da mutfağa gitsem” diye düşünürdün. Bir saat sonra kalkardın, gidip mutfağın kapısından gözlerin kısık kısık içeri bakardın. "Susadım ben" derdin. Teyzen “ay kıyamam” diye yanına gelip, seni mıncıklamaya başlardı. Çünkü çocuğun en güzel hali uykudan yeni uyandığı haliydi.

O bir avuç mutfakta bütün aile muhabbet ederdi, sen de oturup konuşulanları dinlerdin. Arada teyzen seni işaret edip "şşştt" derdi. Bir şey anlarsın diye korkardı. Sonra biraz süt içerdin, uykun gelirdi hemen. Gözlerin kapanmaya başlardı. Uyumak ne hoşuna giderdi o sıcacık mutfakta, bitmek bilmeyen konuşmalar arasında. Orada uykuya dalardın, annen seni kucağına alıp yatağına götürürdü.

O zamanlar güzeldi. Çocuk olmak güzeldi.