17 Ocak 2015

Düşler Müziği

Gözlerimi kapattığımda karşımdaki coşkulu kalabalığı görüyorum. Birkaç ülkenin bayrağı dalgalanıyor içlerinde. Sarı ve kırmızılar, mavi ve yeşiller, çeşitli semboller ve yıldızlar. Tam seçemiyorum onları, hangi ülkeyi temsil ediyorlar, düşünemiyorum. Bir genç çocuk var güruhun tam ortasında. Üstünde atlet, kafasında şapka var. Şapkayı ters takmış. Buraya gelirken kavurucu sıcağın altında şapkanın düz takıldığını, akşama doğru ilerledikçe ve hava serinledikçe şapkanın yana döndüğünü ve tam şu anda, ışıklar kapanıp tekrardan açıldığında, o kısacak arada, şapkasının arkaya baktığını hayal ediyorum. Şapka olması gereken yönde ve herkes halinden memnun. Burnuma bir koku geliyor, ter kokusu. Kendimden geliyor olmalı. Bu büyük heyecanlar öncesi yaşadığım gerginlik beni hep terletir. Ellerim titrer, soğuk soğuk terlerim hasta gibi. Vücudumu iyi tanıyorum, o yüzden çok sorgulamıyorum. Müzik, yankılanmaya devam ediyor. İki kişi geliyor yanıma ve konuşmaya başlıyorlar. Sanırım kullandığım ekipmanlar hakkında konuşuyorlar. Kafamdaki kulaklıktan net duyamıyorum söylediklerini. Hâlâ terliyorum. Rahatsız edici bir koku var içeride ve iki kişi konuşmaya devam ediyor. Bir ara müziği yavaşlatıyorum, ruhun dinlenmesi gereken zaman geldi çünkü. Böyle yavaşlayıp yükselen ritimler nedense insana haz veriyor. Hışır hışır kağıt sesleri içerisinde doğru düğmeleri arıyorum. Gecenin karanlığında, loş ışığın altında neyin nerede olduğunu bulmak gerçekten beceri gerektiriyor ve ben bu beceriye sahibim. Sahip olmasam önümdeki sonu belli olmayan kitleye sahip olamazdım diye düşünüyorum. Kalem ve kağıt sesleri geliyor arkamdan. Sanırım ekibim çalma listemi düzenliyor. Boşuna uğraşıyorlar, hepsi aklımda. Kağıt israfına bu evrenin ihtiyacı yok, benim gibi insanlara ihtiyacı var. Robot-vari bir ses geliyor tam üstümden. Yukarı bakıyorum ama göremiyorum. Bu ses benden gelmedi. Benim müziğimde böyle kötü bir notaya sahip ses yer alamaz. Anlam veremiyorum. Olduğum yerde sıkıştığımı hissediyorum. Etrafımda kimse yok, ama içim daralıyor. Nefes alamıyorum. Havaya ihtiyacım var. Hava alamıyorum. Çırpınıyorum ve müziğim yok oluyor. Yavaş yavaş yok olduğunu duyabiliyorum ve gözlerimi açıyor.
Orta yaşlarda bir adam gözlerimin içine bakıyor. “Şunun sesini biraz kıs, delikanlı!” diyor. Elinde kulaklığım var. İşaret parmağıyla tutmuş, sallandırıyor ucunda kulaklığı. Göz bebeklerim büyüyüp küçülüyor. “Taa..  tamam” diyebiliyorum. Elinden kapıyorum kulaklığımı. Telefonumdan müziği durduruyorum, kulaklığı kafama takmadan boynuma koyuyorum. Kalın montum resmen üstüme yapışmış. Ter kokumu hissedebiliyorum. Etrafıma bakıyorum. İki kız var yanımda, dedikodu yapıyorlar. Sevgilisine aldığı pahalı saati aslında bir önceki sevgilisine aldığını, fakat zamansız ayrılıklarından dolayı saati bekletip yeni sevgilisine verdiğini öğreniyorum. Hemen arkamda bir genç, önünde sınav testleri ile oturuyor. Elindeki kurşun kalemin arkasını dişliyor. Sanırım soruyu çözemezse, çözünce de sonlandırabileceği bir kalemi olmayacak. Araç yavaşlıyor. Sonraki istasyon: Şirinevler.. Sayın yolcularımız Aksaray-Havalimanına devam edecek yolcularımızın Şirinevler istasyonunda…” diye sinir bozucu bir ses geliyor başımın üstünden. Yüzümü ekşitiyorum. Susması için cebimdeki bütün parayı verebilirim. Ayağa kalkıyorum, sesten uzaklaşmam gerek. Hızlı kalkıyorum yerimden sanırım ve birine vuruyorum. “Özür dilerim” diyorum. Çocuk kafasını çeviriyor. “Önemli değil” diyor. Yüzü bana bakıyor, şapkası ise tam tersi yöne..

16 Aralık 2014

Günah

“Çantan kendinden büyük” denilen dönemi biraz aştığımı iyi hatırlıyorum. Sol elimde şemsiyem, sağ elimde beyaz resim çantası ve sırtımda çantam ile bir tufanın içinde evime ulaşmaya çalışıyorum. Beyaz resim çantasını evine taşıyan ender öğrencilerdenim. Genelde onun yeri sınıftaki dolabın üstüdür. Sadece resim dersinden yerinden kaldırılır ve bir hafta boyunca orada bekler. Tek demiri kırık şemsiyem yağmura karşı duruşumun tek simgesi diyebilirim. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor; lakin o zaman “boşalırcasına” sanırdım. Aradan uzun zaman geçtiği için de yağmuru abartıyor olabilirim. Hikayenin değer kazanması için sınırlarda gezmem gerekiyor, biliyorsunuz, yoksa şu an sayfayı kapatıp gidebilirsiniz. Haluk’u görüyorum uzaktan. Böylesine yağmurda onu görebilmem size abes gelebilir, gelmesin. Haluk’un çilli bir yüzü ve kızıl saçları var. Fark etmek çok da güç değil. Gel, hareketi yapıyor bana. Yağmurun altında bekliyor tek başına. Çölün ortasındaki bir vaha gibi parlıyor boş arazide. Etrafta kimse yok ikimizden başka. Yavaş adımlarla yanına varıyorum. Niçin yanına gittiğimi hatırlamıyorum. Hikayenin devamındaki hayırsız insan tavırlarımdan da bu hareketimin, sadece ve sadece bu hikayenin gerçekten de bir hikayeye dönüşebilmesi için gerçekleştirdiğime şu an kanaat getirdim. Evet, kesinlikle böyle olmuştur. Yoksa ben yolumu değiştirip Haluk’a gidecek bir insan değilim. Haluk her şey çok normalmiş gibi “naber la?” diye sordu. Yerel halk. Buranın ağzı bu. Neredeyim, anladınız. İyi, dedim. Çocuğum daha. Kısa cevaplar ve karşılıksız cümleler kurmanın ayıp olduğunu bilmediğim dönemimdeyim. Yağmur aynı şiddetle yağmaya devam ediyor. Peki Haluk bu vakitte burada ne yapıyor? Hiçbir fikrim yok. Sormuyorum zaten. Siz de öğrenemeyeceksiniz. Garip bir teklif geliyor Haluk’tan. “Ayakkabımı bağlar mısın la? Ben eğilemiyorum..” Kurduğu cümlenin saçmalığı, yolumu değiştirip gelmem kadar saçma. Mantıklı bir şey isteseydi, şaşardım. Ayakkabılarına bakıyorum. Suyun içinde. Tekinin bağcığı çözülmüş ve yağmurun oluşturduğu yapay gölette yüzüyor. Tamam, diyorum. Eğiliyorum. Şemsiyeni ben tutayım ver, diyor ve sırıtıyor. Kafanızda bir şimşek çaktı, öyle değil mi? Aynısı bana da oldu. Emin olabilirsiniz. İnce ve zayıf olmanın atikliği ile herhalde, anında Haluk’tan kaçıyorum. Arkama bakmadan koşuyorum. Bağırıyor “lan nereye gidiyorsun?” diye. Şemsiyeyi kafamın üstünde tutmaya çalışarak koşuyorum. Köşeyi dönmeden duruyorum ve arkama bakıyorum. Haluk milim kımıldamamış. Yağmurun altında bekliyor ve bana bakıyor. Koşmaya devam ediyorum. Gideceğim yolun etrafından dolanıyorum ki beni bulamasın. İnsan beyni çok hızlı çalışıyor. Yeterli mesafe kat ettiğimi düşündüğüm zaman biraz yavaşlıyorum ve hızlı adımlarla yürümeye başlıyorum artık. Bir el kolumu yakalıyor.

Tahmin ettiğiniz gibi elin sahibi Haluk değil. Hayır, bu bir korku filmi de değil. Başımı çevirdiğimde benim boylarımda genç bir kız görüyorum. Kırmızı şemsiyesiyle bana gülümsüyor. Kalbim hızlı hızlı atıyor. Koşmuyor olmama rağmen kalbim güm güm atmaya devam ediyor; ama hayır bunun adına aşk da denmiyor. Bu bir aşk filmi değil çünkü. Sadece adrenalin etkisi vücudumda devam ediyor. Kız benden yol tarifi istiyor. Tuhaf bir gün geçiriyorum gerçekten. Yolumun üzerinde olduğunu söyleyip onu götürebileceğimi söylüyorum. Yaklaşık 300 metreyi birlikte gidiyoruz ve saçma sapan şeylerden bahsediyoruz; zira muhabbet açacak durumda değilim. Hâlâ korku peşimde, Haluk olmasa da.. Metronun altından karşıya geçiyoruz ve yollarımız ayrılıyor. Sağdan gitmesini söylüyorum, ben ise sola dönüyorum. Bitkin bir halde eve dönüyorum..
Eve vardığımda bütün gece Haluk’u düşünüyorum. Şemsiyemi kapıp beni o yağmurda bıraktığını ve sırılsıklam eve geldiğimi, annemin bana kızdığını ve hasta olduğumu, bir hafta okula gidemediğimi rüyamda görüyorum. Ayakkabılarımın bağcıkları çözülmüş, defterlerim ıslanmış, en sevdiğim okuma kitabım okunmayacak hale gelmiş. Sobanın üzerinde kurutmaya çalışıyorum ama nafile.. Sobaya atıyorum kitabı ve içerisi daha da ısınıyor. Derken uyanıyorum ve okula gidiyorum. Okulda Haluk’u arıyor gözlerim; ama o beni, benden önce buluyor. “Oğlum dün niye kaçtın, mal! Belimden ameliyat oldum, eğilemiyorum.” diyor. Çok iyi düşünülmüş bir yalan diye aklımdan geçiriyorum. Geçmiş olsun dileklerimi ona iletiyorum ve yanından ayrılıyorum. Ameliyatmış.. Bütün gün boyunca aklımdan ona verebileceğim ama söyleyemediğim cevaplar geçiyor. Yalan söylüyorsun! Şemsiyemi çalacaktın! Beni kandıracaktın! Bütün yolu ıpıslak gidecektim! Senin yüzünden hepsi! Hasta olacaktım! Yatak döşek yatacaktım! Derslerimden geri kalacaktım! Hepsi.. Hepsi senin yüzünden olac..!! Öğretmen ismimi söylüyor. Donuk gözlerle öğretmene bakıyorum. Bütün sınıf çıkmış, iki kız ve ben kalmışım sadece sınıfta. Ayağa kalkıyorum. Montumu alıyorum. Şemsiyem ortada yok. Şemsiyem.. Haluk geliyor aklıma. Lanet okuyorum içimden. O çaldı! Kesinlikle o olmalı! Mağlubiyetin verdiği acıyla kapıdan tam çıkarken öğretmen arkamdan sesleniyor. Askıdaki şemsiyemi gösteriyor. Ağzım açık şemsiyeye bakıyorum. Sanırım Haluk'un günahını alıyorum.. Sanırım..

10 Aralık 2014

Teslim

Etrafıma bakıyorum, tek boş yer var metroda: o da benim yanımdaki koltuk. Sahibi az önce meskenini terk etti ve ortalık galeyana geldi. Saydığım yirmi iki çift göz var bana ve yanımdaki koltuğa bakan. Akşam iş çıkışı saatini düşünün. Tüm günün yorgunluğunu metroda ayakta giderek, onlarca durak boyunca sinir harbi yaşayan insanlar var çevremde. Ben ise ilk duraktan binip sakin metronun ruhunu bu insanlardan bihaber yaşıyordum. Taa ki güruh vagonuma hücum edene kadar. Dört kişiyi bir arada tutan ve birbirine bakmaya zorlayan koltuklardayım. Oturmaya dördüncü arıyoruz. Bavul ile seyahat ettiğim için koridordaki koltuğu tercih etmemle başlayan yolculuk bir işkenceye döndü dönecek. Zira ayaktaki insanlar üzerime çullanıyor. Bavuluma vurup çaresiz yorgunluklarını benim güzelim bavulumdan çıkarmaya çalışıyorlar. Ne kadar çaresizim. Yanımdaki kişinin de kalkmasıyla iyice yalnız kaldım. Boş koltuğun verdiği soğukluk vücuduma yayılıyor. Ayakta durduğunu gördüğüm orta yaş krizine tutulmuş, saçları kırçıllı bir amca var. Onun oturmayı hak ettiği bir dünyada mı yaşıyoruz yoksa bir eli cebinde, sırtında çantası, kafasında beresi, kulağında kulaklığıyla sakız çiğneyip koltuğu kesen çocuk mu oraya geçmeli? Bu konu hakkında kısa süreli bir beyin fırtınası yapıyorum. Çocuğun bir adım ileri atmasıyla çok da düşünmeme gerek kalmıyor ve çocuk yanıma geçmek için izin istiyor. İşte bendeniz Themis. Karşınızdayım. Hayata yön veren, adalet temsilcisi, biricik Themis. Çocuğa bakıyorum ve bavulumu önüne sürüp yolunu engelliyorum. Çocuğun gözleri kısılıyor. Bu bana bir çok şeyi açıklıyor. Kısılmış gözden hayatım boyunca korkmuşumdur. Zihinden geçen kötü düşüncelerin göstergesidir. Çocuğun ağzı yarım açık, sakızını çiğnemeden bana bakıyor. Yaklaşık 7-8 dakikadır izlediğim ve sanırım Unforgiven solosunu yarıda bırakan parmakları cebinden çıkıyor. Kulaklıklarını kulağından çekip “şuraya geçebilir miyim?” diye bana soruyor. Yaşı benden küçük, evet. Öğrenci. Daha bıyıkları terlememiş. Beresinin kenarından çıkan saçlarının şekli ve o kumral saçları, bir bütün olarak nefretimi içimde biriktiriyorum. Cevap olarak “hayır” diyorum. Bavulum hâlâ yolunu engelliyor. Cam kenarı koltuk, usul usul sahibini bekliyor. Amcaya sesleniyorum. Gelip oturmasını söylüyorum. Kıvrılarak aralardan geçiyor. Az önce teşhis koyduğum yaşlı amca modeline hiç uygun hareketler değil bunlar. Yılan gibi yanaşıyor. Bavulu hafifçe çekiyorum ve geçip yanıma oturuyor. Çocuk bir bana bakıyor bir amcaya bakıyor. Hiçbişe demeden kulaklığını takıp daha sert bir parça açıyor. Tahmin ettiğim gibi kötü bir hareket görmedim kendisinden. Nefesini müzikle aynı sertlikte dışarı veriyor. Pencereden dışarı bakıp solo atmaya devam ediyor. Parmaklarına bakıyorum. Bu sefer parçayı çıkaramıyorum. Hızlı nota geçişleri olmalı. Amca omuzuma dokunup teşekkür ediyor. Rica etmiyorum. Sadece başımı eğip karşılık veriyorum. İçerisi iyice sıcak mı oldu yoksa bana mı öyle geliyor? Bilmiyorum. Camların buharlanması tezimi doğruluyor. Çocuğun dışarı anlamsız bakışları beni rahatsız ediyor. Ben de dışarı bakıyorum herkesin yaptığı gibi. Bir şey görünmese de bakmaya devam ediyoruz. Cama çıkmış terli saç izleri dikkatimi çekiyor. Muhtemelen sabah gidiş bacağında bırakılmış izler bunlar. Sahibi daha terli bir şekilde evine dönüyor olmalı. Duş almadan yatacak ve sabah başka camlara izini bırakıp hayatını sürdürecek. Bir köpek gibi her yere kokusunu bırakmalı çünkü. Bu hayatta gidici olduğunu unutup kalıcılığını belgelemeli..
Sesi duyuyorum. İneceğim durak. Ayağa kalkıyorum ve izin istemeden, hafif de çocuğa çarparak, kapıya doğru ilerliyorum. Amcadaki kıvraklık bende yok. Metrodan çıktığım andaki içime çektiğim oksijen hoşuma gidiyor. Bunaltıcı kum sıcağının ayağa yaptığı acıya çarpan serin deniz suyu gibi. İçime çektiğim şu anki hava ne kadar pis de olsa karbondioksit biriken bir vagondan daha pis olamaz. Arkamdaki kapı kapanıyor. Dışarının soğukluğu boynuma vuruyor. Kaşkolumu sarıyorum boynuma ve metro yavaş yavaş hareket ediyor. Derken seyahatimi paylaştığım koltuklara gidiyor gözüm. Çocuk benim yerime oturmuş! Bulanık da olsa görüyorum. Parmaklarını hayal ediyorum. Queen’den I want it all başındaki soloyu çalıyor. Çünkü en sevdiğim ve mutlu olduğum zamanlar o soloyu çalar parmaklarım. Metronun arkasından bakıyorum. Gözlerimi kısıyorum.

25 Kasım 2014

Giz

Cümlelerin içeriği “seni dişi sinekten kıskanırım”boyutuna geçtiğinde adam, bunların başına geleceğini iyi biliyordu. Bir kıskançlık kriziydi sadece. Bu krizler parlar ve çabuk söner; sonra o kriz yavaş yavaş tüter, içten içe karşısındakini yakar; iki tarafında üstüne siner ve uzun süre de ortalıktan kaybolmaz. Erkek kendince masum, kadın kendince haklıdır. Aslına bakarsanız: ortada haklı falan yoktur. Sadece bir kazanan vardır: o da kadındır. Her zaman da öyle olmamış mıdır? Ruhumuzun derinliklerine girip onu parçalayan ve haklı olmana rağmen gönlün el vermediği için geri dönen erkekler. Ah zavallı dostum.

Yan masadan duyabildiğim kadarıyla olayda bahsi geçen, önümüzde şu anda var olmayan erkek (bir sinirle kalktı gitti ama az sonra döner, çok uzaklaşmış olamaz, daha sinirleri sıcak), bir kız arkadaşıyla görüşmüştü ve sevgilisi tarafından tam tabiriyle “basılmıştı”. Erkeğe göre masumane bir görüşmeydi, kadına göre ise eve atmaya kadar giden teoriler bütünüydü. Gözlerim, önümdeki kitaba sabit olarak bakıyordu. “Çünkü” kelimesinin üzerine park etmiştim. Kulaklarım ise yan masadaki muhabbetin tam ortasındaydı. Pislik bir röntgenci, ahlak yoksunu bir kulak misafiriydim. Herkes karşısındakiyle konuşuyor, kahkahalar havada uçuşuyordu. Benden başka satıcısı olmayan bir muhabbetin tam içindeydim. Erkek kalkmadan önce en son “ya sadece bir kahve içtik ve dağıldık, abartıyorsun” demişti. Kadın ise gözlerini belertip “tabi canım sadece bir kahve içtiniz, tabi ben de salağım ya tabi” içerikli yaklaşık dört beş “tabi”den oluşan cümleler kurdu. “Tabi” kelimesi en büyük silahıydı. İroninin kadında dile gelmiş hali. Çok yakar canını. Seni hem onaylar hem yerden yere vurur. Erkek “tabi” hücumuna fazla maruz kaldığı için vücudu dayanamamış ve kalkıp gitmişti. Kadın ise şu an krizin tütme aşamasındaydı. Yalnız kalınca gözlerimi hafifçe kaldırıp onu izledim. Esmer, yüzü sivilceli, çirkin burunlu, farklı bir kadındı. Burnundan derin derin nefes alıyordu. Sinirliydi, çünkü bu aktivite sadece spor hocaları esneme yaptırırken gerçekleşirdi. Bir de işte bu durumda. Sinir harbinde. Arkasından kadın da kalktı. Masaya 20 lira bıraktı. Çekip gitti. Kendimi piç gibi hissettim. Kitabımı masaya bırakıp kadının arkasından baktım. Hızlı hızlı ilerliyordu. Nereye gidiyordu? Erkeğinin peşinden mi koşacaktı? Yoksa evine mi gidiyordu? Bu günü böyle bitiremezdim. Ben de düşünmeden masaya 10 lira bıraktım ve kendimi kadının peşinde buldum.

Kadın oldukça hızlı yürüyordu. Sırtımdaki çanta beni yavaşlatıyordu sanırım. Atmosferde yol alan bir uzay mekiği gibi ağırlıklarımı atmam gerektiğini düşündüm. Önce çantamı yere attım, sonra üstümdeki montu. Kadın büfeye uğradı. Ben de hemen köşesinde soluklandım böylece. Hava soğuktu ama bedenim, sonuca olan açlığa karşı bir sıcaklık hissediyordu. Takibimi sürdürüyordum. Obsesif bir adama dönüşmüştüm. Yaptığım doğru mu bilmiyordum. Gecenin karanlığında bir kadını takip ediyordum. Buna yabancılar “stalker” derdi. Sanırım daha çok bu yolda ilerliyordum. Kadın yürümeye devam etti, ben de arkasına takıldım. Sokak lambalarının ışıkları çarpıyordu yüzüme. Gizli gizli yürüyordum arkasından kadının. Cihangir’in arka sokakları, geceleyin korkutucuydu. Kedilerin miyavlamaları ve evlerin balkonlarından gelen sesler eşliğinde takibimi sürdürüyordum.
Kadın bir apartmanın önünde durdu. Giz apartmanı. Anahtarını çıkardı ve içeri girdi. Ben de sokağın köşesinde onu izledim. Evine girdi ve önce perdeyi indirdi, sonra ışığını açtı. Sanırım bugün bilinmezlikle bitecekti.Çenemde bir uyuşukluk hissediyordum. Gözlerim kararmıştı. Sokak lambası gitmiş olmalıydı. Başımda da bir ağrı hissettim. Ardından da karnımda aynı hissiyat. Arka arkaya geliyordu uyuşukluklar. Gözlerimi açtığımda bir tekme gördüm tam karnıma inen. Dayak yiyordum. Hafif kendimden geçtim. Tekmeler durdu. Bir şeyler soruyordu tekmeyi sallayan kişi; ama anlayamıyordum. Omuzlarımdan tutup beni sarstı, işte o an göz göze geldik. “Sen kimi takip ediyorsun ulan?” dedi. Karşımda kriz kaçağı erkek vardı. Bu kadar dayağı hak ettiğime göre kesinlikle o olmalıydı. Hiçbir şey diyemedim. Adam gibi dayağımı yedim.


Birkaç saat sonra hava aydınlanmış, gözlerim ise yanıyordu. Hafifçe doğruldum. Her yerim ağrıyordu. Kalkar kalkmaz eve baktım. Tanıdık bir yüz beni selamladı. Dünkü tekme sahibi. Camda sigara içiyordu, bana bakıyordu. Hikayenin sonunu öğrenmiştim. Mutlu mutlu evime döndüm. Bu sefer kriz benim üzerimde sinmişti ve uzun süre çenemden ve karnımda kaybolacak gibi de durmuyordu.

9 Kasım 2014

Paradoks

Uçurumun kenarındayım. Aşağı baktığımda bulutları görüyorum. Yukarıda ise bir insan var. Gözlerim karardı. Tekrardan kendime geldiğimde gördüğüm silüet orada değildi. Gözlerim onu arıyor. Gelmemesini istiyorum yanıma; ama gözlerim hâlâ onu arıyor. Nedensiz.. Sağ bacağımın uyuştuğunu hissediyorum. Yapraklar hışırdıyor. Sanırım hayatımda ilk kez bulutları izliyorum. Ben kurbanım. Eminim arkamdan yas tutulacak. Kötü bir insan değilim. Ruhunu teslim etmiş bir beden düşünün. Güneş bulutların arasından çıkıyor. Gözlerim yanıyor. Engelleyemiyorum. Ellerim bağlı. Sadece hayatıma yol vermem gerekiyor. Olanı kabul etmeyi. Olana yol vermeliyim. Dünya benim etrafımda dönüyor. Dönsün istemezdim. Bencilim. Seninle saf ruhumu, güçsüz bedenimi, dingin hayatımı paylaşamam. Çünkü emelim belli. Alnıma yazılmış. Aklımdan akıyor düşünceler. Başım ağrıyor. Saatlerce burada kalabilirim. Gözlerim karşı gelebildiği kadar direnecektir, bundan emin olabilirsin. Şimdi o yumuşak yatağımda, elim yastığımın altında, bacağımın teki yorganın dışında uyuyorum. Göz kapaklarım kapalı, ama gözlerim içinde dans ediyor. Kabus görüyor olmalıyım. Hepsi bilinçaltımın bana oyunu. Gözlerim  o kadar hızlı hareket ediyor ve beynim o kadar çok çalışmaya zorlanıyor ki kendimi kontrol edemiyorum. Çelişki içindeyim. Bu rüyada dik durabilirdim. Başaramadım. Rüyadan uyandım ve kabullendim.