24 Eylül 2011

Ben size naptım?

Gece saat 5:24. 
Kapıdan tıkırtılar geliyor. Gözlerimi açıyorum. Hemen yerimden kalkıp kapının yanına gidiyorum. Dinliyorum, gözlerim yerde, kulaklarım havada. Sesler gittikçe azalıyor. Bir anahtar sesi geliyor. Karşı komşu bu. Kapısını açıp içeri giriyor. Yerime dönüyorum, gözlerimi kapatıyorum.

Sabah saat 7:02. 
Sahibim esneyerek yatağında dönüp duruyor. Geriniyor, hala uykulu. Alarm 3 dakika sonra yine çalıyor, hemen susturuyor. Gözlerini açıyor, doğruluyor ve bana bakıyor. Yüzünün her yeri şişmiş, çok çirkin görünüyor. Makyajını silmeden yatmış, rimelleri akmış, dün gece yediği midyenin kokusu geliyor ağzından. Yüzüme bakmadan tuvalete gidiyor. Tuvalet kapısının önünde bekliyorum. Birkaç dakika sonra çıkıyor, mutfağa gidiyor. Portakal suyunu çıkarıyor buzdolabından, kafasına dikiyor. Odasına geri dönüyor ve kapıyı kapatıyor. Kapının önünde bekliyorum.

Saat 7:30. 
Kapıyı açıyor, giyinmiş. Hala mamamı vermedi. Acınacak gözlerle derin derin onu süzüyorum ama anlamıyor. Hem açım hem susuz. Anlamıyor. Tasmamı alıyor. Önce çişe mi?

Saat 8:48. 
Bir yere geç kalmış gibi sürüyor arabayı, bir o yana bir bu yana vuruyorum kafamı. Penceremi de açmadı, nefes alamıyorum içeride. Boş bir araziye geliyoruz. Burası neresi bilmiyorum, farklı canlıların kokusu geliyor burnuma. Biraz yürüyoruz birlikte, tasmamı bir ağaca bağlıyor ve dönüp gidiyor. Nereye gidiyorsun? Arkasına bile bakmadı. Yüzüme bakmadan çekip gidiyor. Gitti. Arabasını çalıştırdı ve gitti. Koşamıyorum, tasmam...

Öğlen saat 11:52. 
Birileri yaklaşıyor, beni fark ettiler. Gülüyorlar. Birinin elinde çuval gibi bir şey var, diğerinde ise bir kütük. Çuvala sokuyorlar beni. Her şey kararıyor. Bacağıma doğru çok sert bir darbe yiyorum. Sanırım kırıldı, hissetmiyorum. Sağ arka bacağımı hissetmiyorum. Kafama bir darbe yiyorum........

Saat belirsiz. 
Gözlerimi açtığımda hala çuvalın içinde olduğumu anlıyorum. Her yerim ağrıyor. Ben size naptım? Her yerim kanıyor. Ben size naptım? Çuvaldan çıkartıyorlar beni. Kalkamıyorum, ayaklarımı kontrol edemiyorum. Bir köprünün üstündeyim. Sert rüzgar tüylerimi havalandırıyor. Gözlerimden yaşlar akıyor. Sesim ise çıkmıyor. İki kişi yüzüme bakıyor. Bir kez daha beni dövüyorlar. Çuvala koyup beni köprüden fırlatıyorlar. Sert bir zemine çarpıyorum. Ölüyorum.. Burnuma iğrenç kokular geliyor. Bu bir çöp teknesi. Ölüyorum bu iğrenç kokularla, bu nedensizliklerle ölüyorum.


İnsani değerlerden yoksun bu meçhul insanlarla(!) aynı yerlerde büyüyor, yaşıyor ve aynı havayı soluyoruz. Hayvanları, canlıları sevmekten yoksun bu insanlardan merhamet beklemek ve ahlaksal davranışlar istemek bir köpeğin ölümü gibi bizi nedensizliklere sürüklüyor. Bu canlılar bizi sebepsiz yere ve karşılıksız severken bizim onları hor görmemiz dünyada her gün yaşanılan bir gerçek. Bu okuduğunuz da o gerçeklerden biriydi. 

18 Eylül 2011

Fikir Taneciklerim #7 (masaüstüm mimi bonuslu)

- Erkekleri saç uzunluğundan, kızları da saç renginden üniversite kaçıncı sınıfta olduğunu anlayabilirim. Erkeğin saçlar eğer omuzuna geldiyse, bilin ki o 2. sınıfta. Toka takıp dolaşıyorsa 3. sınıfın başında. Saçını kestirdi “yaa abi çok dökülüyor saçlarım” diyorsa o 4. sınıftadır. Kısacık üçe vurulmuş bir saç görürseniz işte üniversiteyi bitirmiş bu adam. Kızın saçı kızılsa o kesinlikle 1. sınıftadır. Biraz daha zorlarsak 2. sınıftadır. Dipleri gelmiş ve artık boyamaktan sıkılma evresindeyse 3. sınıftadır. “Saçlarım çok yıpranıyor” diyip kendi saç rengine döndüyse veya dönmek için mahalle baskısını dindirmeye çalışıyorsa 4. sınıftadır. Ha kızın saçı yeşil ya da maviyse de o kız üniversiteyi kazanamamış, tekrardan hazırlanıyordur.

- Savaş ve Barış romanı bizim Türkleri etkilemiş olabilir mi sizce? Kitapta Nataşa diye bir karakter var. Bu Nataşa kızımız önce Andrey Bolkonsiy adındaki bir prensle işi pişiriyor. Sonra bakıyor bu ilişki gitmiyor, mutluluğu Anotol Kuragin'de buluyor. Bundan da sıkılıyor, bu sefer de Kuragin'in eniştesi Piyer Bezuhov ile yakınlaşıyor. Mutluluğu bu amcamızda arıyor. Şimdi bizim Türkler bu kitabı okuyup “vay Nataşa, ne dönek çıktın sen ya. Önüne gelenle yatıp kalktın. Biz bu Nataşayı biraz daha genelleyelim” diyip Rus kadınlarına mı layık gördüler?


- Gündeme geldikten, birçok kişice tanındıktan sonra insanlar her türlü işi yapabileceklerini sanıyorlar. Çoğu sanmaktan da öteye geçip istediğini yapıyor, buna üzülüyorum. En modası manken çakması şarkıcılar. Kız medyada manken olarak tanınmış, gidiyor bir de kaset çıkarıyor.(evet kaset) Doğa Rutkay babası sayesinde gündeme geliyor. Birkaç oyunda oynuyor, sunuculuk falan derken gidiyor bi gazeteye ben sizde yazı yazmak istiyorum diyor. Kabul ediliyor, çünkü tanınmış bir insan. Onu seven insan yazısını da sever zaten(!) Hilal Cebeci iki kıytırıktan şarkı yazıyor, onla bunla birlikte olduktan sonra ismi yayılıyor. Panpiş diye bir şey yaratıyor ve gündeme oturuyor. Sonra gidiyor ben sizin derginizde yazmak istiyorum diyor. Para akışı hiç durmuyor maşallah. Baktığımızda çoğu yazı o kadar kalitesiz ki insan iki cümleden öteye geçemiyor, okuyamıyor onları. İşte bu kadar basit bir dünyada yaşıyoruz biz.

- Twitter bio bölümünde Facebook profilini paylaşan adam başarısız adamdır.

- Biz Türkler, çocuk yetiştirme konusunda çok başarısızız kabul edelim. Küçükken çocuğun her istediği alınıyor, şımartılıyor. Ondan sonra çocuk rezil ediyor seni toplumda. Sesi kısılana kadar “istiyoruummmmmm onu istiyorummmmmmm” diye bağırıyor, yolculuklarda rahat vermiyor, ağlayarak her şeyi elde edebileceğini sanıyor. Ediyor da aslında. Çünkü o yaşına kadar o şekilde yetiştirilmiş. Peki benim suçum ne şimdi? Yolculuklarda kadın çocuğu kucağına oturtuyor, çocuk yolda gördüğü ineği istiyor. “İneekkkk istiyorummmm” diye çocuk ağlar mı ya? E kadıncağız nası ineği versin sana, tabi “olmaz” diyor üzülerek. Çocuk başlıyor ağlamaya. Bütün yol boyunca ağlayacak, herkesi rahatsız edecek. Düzgün yetiştirsene lan şu çocuğunu ev hanımı! Korkulu rüyamsınız siz ikiniz. Koltuğum rahatsız olabilir, güneş oturduğum yere düşmüş olabilir, ama o otobüste çocuk olmasın yeter ki, razıyım.

- Mesleğimi sorarsanız kendimi öğrenci olarak görmüyorum artık. Aşk doktoru oldum çıktım. Hala ilişkini bilmiyorsam hemen ulaş bana. Belirtmem gerekir ki öyle kolay bir iş de değil bu. Sırf kendimi anlatan kişinin sorunlarına verebilmek için aşk yaşamıyorum ben!! Fedakarlık ne boyutta anla.


- Geçenlerde Acun'u izliyorum bir programda. Şike konusundan bahsediyor. “Ne olursa olsun biz Fenerbahçe'nin arkasındayız.” diyor. Bravo ayakta alkışlıyorum seni. Ya benim aklım almıyor. Galatasaray bu noktalara gelecek, başkanı içeri tıkacaklar. Bir sürü olay çıkartacaklar, kendi takımımdan utanırdım ben. Bu şike zaten bu seneye de mahsus değil ki şike her zaman vardı. Şimdi gündeme gelebildi. Bir şeyler döndüğü belli. Yöneticilerin sütten çıkmış ak kaşık olmadıkları belli. Ben niye arkasında duracam ya takımın. Şerefsizler, ben boşuna mı heyecanlandım maçlarda, size para yatırdım, gittim stadyuma, aldım formaları. Hem maçı sattınız para kazandınız, üzerine de benim paralarımla cila attınız. Yok bu başka bişe arkadaş, fanatizm farklı bişe arkadaş. Fenerbahçe senin ananı sikti biliyon mu? Yok ben onun arkasındayım, ne olursa olsun... Ya bir siktiriniz gidiniz lütfen. Uğruna geberdiğim takımın başına böyle şeyler gelse ben bırakırdım o takımı. Ha son olarak ben fanatik Galatasaraylı değilim, yine de yüksek oranda fenerlilerle arkadaş olamıyorum. Bu benim takımıma bağlılığımdan değil, onun her alanda bir şekilde fenerbahçeyi araya sokacağındandır. Gerek yok bence, fanatizm arkadaşlık önüne geçmesin.


- Büyük bir takıntım var, geçenlerde bunun miminin olduğunu görünce de çok sevindim. Paylaşılan masaüstü screenshotlarını incelemeye bayılıyorum. Biri bişe yollasın, önce başlat menüsüne falan bakıyorum, masaüstünde neler var, hangi programları kullanıyor onları inceliyorum. Bu yazıya başlamadan önce ben de ss çektim. İşte benim masaüstüm.

(orijinal boyutu için buraya tıklayın)

Bu yazıyı okuyan herkesi de mimliyorum, tek tek yazmıyım şimdi. Paylaşın da sağına soluna bakıyım masaüstünüzün :)

15 Eylül 2011

Kapanış (Ölmeden önce mutlaka)



Dedemin bana bakışını hatırlıyorum, yemek yerken masada ritim tutardım. "Ses yapma" diye kızardı bana. Bayram geldiğinde gider elini öperdim, bana 1 dolar verirdi. O 1 dolarla dünyaları alabileceğimi sanırdım. Öldüğünde halamların sesleri kulağıma gelmişti. Dedemin, yatağında sessizce yatan ölü vücudunu hatırlıyorum.

Halamın güler yüzünü hatırlıyorum. Beni çok severdi. Burnumu, gözlerimi, yanaklarımı öperdi. Bir keresinde beni bodrumlarına indirmişti. Kuzenlerimden kalan bir şişe dolusu misketi bana vermişti. Ne kadar çok sevinmiştim! Halam böbrek yetmezliğinden öldü. Babamın beni arayıp acı haberi verdiği ses tonunu hatırlıyorum.

Eski sevgilimin ev arkadaşını hatırlıyorum. Benden bir yaş büyüktü. Lösemiydi. "İyileşiyor, artık daha iyi" diyorlardı. Bir sabah uyandım, ölüm haberini aldım. Bütün vücudumun uyuştuğunu hatırlıyorum.

İnsanoğlu halbuki ne kadar unutkan, zamanın akıp gittiğini fark edemiyor. O insanlar sanki hiç var olmamışlar, onlar olmadan ne çabuk alıştık bu hayata.

Mimin konusuna gelince: Benim uçuk hayallerim yok, ölüm deyince onlardan uzaklaşıyorum. Ölmeden önce ne yapmak isterim, hayat bana neler getirir bilemiyorum; ama ölmeden önce son isteğim olsaydı: Hayatıma giren herkesi son bir kez daha görmek isterdim. Kırgın olmam ya da nefret etmem önemli değil. Herkesi görmek ve bu hayat oyununu onlarla birlikte kapamak isterdim.

13 Eylül 2011

Kız bloglarının olmazsa olmazları

Facebook'ta notlar yazıp beğenilmekten, Twitter'da rt'ler alıp sevinmekten sıkılınca insanlar bloga yönelir genelde. Eğer kızsan ve bu işe yeni bulaşacaksan ya da uzun süredir blog yazıyor ve bir türlü ratingleri tavana vurduramıyorsan gel ben sana birkaç tüyo veriyim.

1 hafta dolmadan +100 izleyici sağlayacak garantide bir yazı bu. (Harbi diyorum! Gerçekten çalışıyor, ben denedim, siz de deneyin. Bu yazıyı 10 arkadaşınıza gönderin izleyiciniz artsın böööö :P )


- Aşk, ayrılık, “geberiyorum ulan!!!!”, “komşular yetişin!!” tarzında yazılarından önce bloga bir şablon ayarla. Bodoslama girilmez bu işe. Blogger'ın kendi şablonları pek tutulmadığı için ilk adresimiz bu site oluyor. Sana tavsiyem : Orada Colors bölümü var pembeye tıkla, 22 sayfa şablon çıkacak karşına, seç beğen al.

- Şablonu çok beğendin ama Header(üste koyduğun foto işte) ekleyince güzel olmuyor diyorsan, her şeyi senin yaratıcılığına bırakıyorum. Şablon tasarımından normal bi şablon seç. Arka planı, yazı karakterini, kıçını başını sen ayarla blogunun. Yardım edelim diyoruz, ilk dakikadan özgür kıza bağlıyorsun sen de be!

Neyse tasarım tamamsa gadget'lara geçiyoruz. Bak burası önemli, çünkü insanlar yazını okur, arada açar yazına bakar falan ama sağında solunda onun dikkatini çekecek şeyler olursa blogunda daha fazla zaman geçirir.

- Öncelikle bu blogu kim yazıyor diye düşünür insanlar. O yüzden çat diye ilk sıraya Hakkımda bölümü koyacaksın. Bir takma isim belirle kendine. Aynı isimle Twitter, Formspring hesapları al. Blogunda da bu ismi kullan sadece. Kendi fotoğrafını da sakın koyayım deme, dayağı yersin şimdi. Böyle tanınmamış ama etrafta tonlarca fotosu dönen kızlar var, onlardan bul ya da hoşuna giden kadınlar vardır mesela Marilyn Monroe ve onun gibi kadınların fotosunu da koyabilirsin. Bunda gocunacak bir şey yok yahu. Hem gizli bir karakter olacaksın hem de insanlar seni merak edecek. Sen dediğimi yap. Fotoğrafın yanına da iki cümle yazmak lazım. Yaşını içermeyen şeyler yazarsan senin için daha iyi olur.

- Hakkımda bölümünün hemen altına En çok okunanlar, Blog arşivi gibi gadget'lar ekle. Bu klasik blog düzenidir.

Bu klasik şeylerden sonra asıl olan iki önemli husus var:

- İlki senin beğenilerin üzerine kurulu bölüm. Bu bölüm genelde film afişleri ve filmlerdeki beğendiğin replikler üzerine olur. Çok film izleyen biriysen, böyle dikkat ettiğin, not aldığın zamanlar oluyorsa kendine film temalı bir bölüm kur. Yok ben film izlemem diyorsan özlü söz falan koy ne biliyim. O da olmadı beğendiğin sanatçıları, liderleri koy. Olmadı Ajdar'ı koy. Döşe arka arkaya fotoğrafları, altına cümleler yaz. Aklına geldikçe eklersin heyecan yapma şimdiden.

- İkincisi de takip ettiğin blogları paylaşacağın bölüm. Burada amaç izleyici toplamak. Şimdi sen onun bloguna girip yorum bırakacaksın. Sen kimmişsin diye merak edecek o da tabi, bloguna girip bir de bakacak ki taa-daa!! Blogda meğersem sen onun reklamını yapıyormuşsun. Her şey menfaat ilişkisi üzerine kurulu zaten burada. En doğrusunu yapıyorsun kızım. Boş ver sen, kulak asma onlara.

Dış güzelliği tamamladık, zaten bunlar senin izleyici toplamanı sağlar, ama bazıları da iç güzelliği arıyor napalım. Yazı bölümüne gelelim.

İlk yazının başlığını söylüyorum : Merhabaaaaa.

Beğenmediysen şunu dene: Merhabaağğğğğğğ

Olmadı mı? Şunu dene: Mirhebaaaeeağğğğğğhhhhhhh

Tamam tamam cıvıtmıyım. “Merhaba, ben bu blogda yazcam etcem” tarzında bir yazı gir ilk olarak. Sahne heyecanını yen.

Sonra kafanda konuları belirle. Zaten bu blogu durduk yerde açmadın sen. Diğer ortamlardan sıkıldın, muhtemel de sevgilinden ayrıldın. Paso aşk üzerine yazılar döşüceksin buraya. Sevgili yaptın da bu blogu açtıysan yine aşk üzerine yazılar döşüceksin buraya. Olay budur yani, kapiş?

Şimdi bunun devamında gündelik şeylerini yazarsın zaten, ben bugün şunu yaptım, bunu yaptım; sevgilimle şöyle oldu falan; ama ben sana içerik hakkında önemli noktaları söyliyim şimdi:

- İstersen devlet meselesi anlat, istersen sürdüğün ojeyi anlat, içeriğinde aybaşı muhabbeti olmalı. Bu kaçınılmaz ve istenen ögedir yazıda, bunu unutma! Yeter ki o ağrını yaz sen. “Erkekler anlamaz” de, “biz neler çekiyoruz” de, ağrıların üzerine içtiğin ağrı kesicileri anlat, yatakta kıvrandığını yaz. Sen daha iyi bilirsin yahu, kızsın sonuçta. Diyeceğim o ki araya ağrı serpiştirmeyi unutma.

- Yazılarına bilinmeyenler ekle. Sevgiline X de, nefret ettiğin kıza Y de, sevgilinin eski sevgilisine Z de. Sana alfabe dayanmaz gerçi. Latin biterse, Kiril ile devam edersin, ben sana yardımcı olurum merak etme.

- Anne, baba ögesi atmayı unutma. Onlar yazına dinamizm kazandıracaklardır. Çünkü aranızdaki kuşak farkından dolayı komik yorumlar yaparlar bazen. Güler, eğlenirsiniz. Onları da ekle yazılarına, daha avangart ve sofistik şeyler çıkar ortaya.

- Uzun yazılar yazma. Kısa olsun, 1-2 paragraf. Görsellerle süsle onu, video paylaş yazının sonunda. Yazıyı yazarken dinlediğin müzik varsa, onu paylaş yazının başında. Aynı psikolojiye sok okuru.

Bütün bu anlattıklarımı sindirirsen artık seni kimse durduramaz. İnterneti kullananların %70inden fazlası erkek olduğu için pek sıkıntı çekmezsin diye düşünüyorum, ama bu anlattıklarım sayesinde BlogStar olacaksın bak, demedi deme. Hadi ojen kuruduysa blogun seni bekliyor yavrucum.

Ha bu yazıyı neden yazdım peki? Amaç sana yardımcı olmak mı? Tabi ki değil, anladın sen onu..

11 Eylül 2011

Anlatabildim mi?

Kendini anlatamazsın onlara. Anlamazlar seni, senin onları anlamadığın gibi.

Uzakta, çok uzaklarda bir adam sandalyesinde oturuyor. Piposunu tüttürüyor. Sallanan sandalyesinde sabit gözlerle yanındaki ağaca bakıyor. Zamanın aktığının farkında değil. Ağaç kadar yaşlı bir ruha sahip. Hayatını mahvetmiş yaşadıkları, tek dostu piposu. Evinin bacasından dumanlar çıkmıyor. Mutfağında yemekler pişmiyor. Yatağı buz gibi, içine girdiğinde kemiklerinin titrediğini hissediyor. Peki neden yalnızlığı seçtin? Ben seçmedim, diyor. O, öyle olmasını istedi.

Hayatının da o zaman gibi akıp gittiğinin farkında değil. Halbuki ne kadar saçma elindeki hayatın tozlarını üfleyip bulutlara saçmak. Aslında saçma olan hayatın ta kendisi. Göremediğimiz hayat ve yaşayamadığımız anılarımız.


Hiç ölmeyi düşündün mü? Gerçekleşmeme olasılığını sevip ölümü benimsedin mi? En çok bu yönünü seviyoruz ölümün. Başımıza gelmeyeceğinden mutluyuz. Hayatımın çoğunu bunu düşünerek geçirdim ben. O adam gibi ölümle karşı karşıya gelmedim, o sadece rüyalarımda, benim hayal gücümdeydi. İnsanlara hiç anlatmadım unutamadığım rüyalarımı, unutamadığım hayal ürünlerimi. Onlar benim oldukları sürece vardılar. Anlatamazdım da zaten. Çünkü onlar beni anlamaz, benim de onları anlamayacağım gibi.

Sarhoşluk insanın olmak istediği hali. Onu düşününce kendimi sarhoş gibi hissediyorum. Nur, benim ruhumun derinliklerinde saklı. Onun gülüşü hafızama gömülü.. Dinginleşiyorum, gözlerim kapanıyor sanki. Gülüşü aklıma geliyor, o güzel sesi kulaklarımda çınlıyor, ama yine de kendimi anlatamıyorum.

Küçük bir çocuğa matematik anlatmak gibi bu. X ve Y hayatımızın bilinmeyen kısmını oluşturur, onun ise yaşanmamış hayatının bilinmeyen kısmını. İndirgeyemezsin hayatını bu küçücük karelerden oluşan bir defter parçasına. O sizi dikkatle dinler. Öğrenmek istediği sadece iki kişinin arasındaki yaş farkı belki de, fazlası değil. Siz onun hayatına yeni değerler sokarsınız anlatabilmek için. O ise hiçbir zaman sizi anlayamaz. Öğretmen diye bildiği hayat, onu daha içine almamıştır ve öğretmen izin vermedikçe insan kendini geliştiremez, bu yeni değerlerle tanışamaz. Siz ona yenilikler sunarsınız, adını değiştirirsiniz değerlerin, daha sempatik olsun diye elma ve armut diye tanıtırsınız. Bu daha çok hoşuna gider. Çünkü kısacık ömründe o değerler beyninde yer etmiştir ve her zaman orada sabit duracaktır. Artık algıları kapalıdır. Bilinmezlikler öğrenilir ve öğretmen süzgecinden geçer. Sizi anlamayacak bir insan daha listeye eklenmiştir.

Anlatabildim mi?