4 Ekim 2015

Göz yaşı

Bu sarı çizginin arkasında huzur yatıyor. Pütürlü yüzeyi ayağımı gıdıklıyor, yüzüme neşe saçıyor. Yüzümdeki kaslar hareket ediyor ve gülümsüyorum. Yıllardır sahip olduğum bu kaslara hiç ihtiyaç duymamışım. Süregelen hayatı sıradan ve durağan geçirmişim. Bunu ben söylemiyorum, hayır. Bunu yüzüm söylüyor. Yürüdüğüm yolda ise tek bir gerçeklik var: o da aşk. Aşkı irrasyonel bir kavram olarak gören ruhum, kendinden geçmiş. Beynimin tek bir isteği var: yola devam etmek. Bir adım.. Bir adım daha.. Adımlarımın ardı kesilmiyor, koşmaya başlıyorum. Adeta kendimi Trainspotting’in sahnesinde buluyorum; lakin bilinçsizliğim nedeni aldığım bol yan etkili, ücra köşelerde satılan uyuşturuculardan değil. Kendimi sıra dışı ve öteki hissediyorum. Gözlerimi kapatıp burnuma gelen kokuları def ediyorum. Yanlış bir dil konuşuyorum ve nefesimi düzenliyorum. Kapılar açılıyor önümde birer birer ve sonunda arzuladığım kapıdan geçip aşka kavuşuyorum. Ağlıyor. Aramızdaki soğukluk, odanın soğukluğu ile yarışır halde beni karşılıyor ve aşkıma sahip oluyorum. Ona dokunur dokunmaz sıcaklığını hissedebiliyorum. Hayat çok çabuk değişiyor. İnsanlar ise hep sabit kalıyor. Sadece geride kalan olmadığım için böylesine dik durabildiğimi biliyorum. Göz yaşlarımın dışa vurulmaması bu sebepten. Yoksa bir an duramam, yanaklarımdan yavaşça salardım onları. Geriye bakarken hep o paylaştığımız yatak geliyor aklımda. Bir başına kalınan ve üzerinde nice göz yaşları dökülmüş yatak. Seni hiç unutmayacağım.

7 Eylül 2015

Yeni Canavar

Düğmeye basıyorum ve saymaya başlıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz; siyah ekran yerini gri ekrana bıraktı; on, on bir, on iki, on üç; mavi bir ekran beliriyor; on dört, on beş, on altı, on yedi, on sekiz; ünlü pencereler görünüyor; on dokuz, yirmi, yirmi bir; pencereler yok oluyor ve masaüstü beliriyor; yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört; masaüstü simgeleri çıkıyor; yirmi beş, yirmi altı, yirmi yedi, yirmi sekiz; sağ alttaki ne olduğunu bilmediğim simgeler doğuyor, kayboluyor; yirmi dokuz, otuz, otuz bir, otuz iki, otuz üç; anti-virüs devreye giriyor ve bu esnada fare ile bilgisayar imgesine tıklıyorum, ama cevap gelmiyor ve bunun üzerine dört kez daha bilgisayar imgesine tıklıyorum; otuz dört, otuz beş, otuz altı... elli dört, elli beş ve sonunda klasörler açılıyor. Varmak istediğim yere neredeyse bir dakika sonra eriştim. Tam da bu anda bilgisayarın kapağını çarparak bilgisayar hazretlerini uyku moduna aldım. Çünkü kendisi hâlâ uykuda ve bunun farkında değil. Sabah okula gitmemek için annesine "beş dakika daha" diye yalvarırcasına uyumaya çalışan haylaz bir öğrenci edasında hayatını idame ettiriyor. Bana göre tüm eşyaların özel hayatı var. Zihnimde onları konuşurken veya yemek yerken hayal ediyorum. Bu yüzden bilgisayarıma istediği uykuyu hediye ediyorum ve dışarı çıkarken onu da çantama atıp götürüyorum. Çünkü kendisi bir bebek gibi dışarıda gezdirilirken uyumaya bayılır.

Tabelada "eski bilgisayarınızı getirin, yeni bilgisayarınızı götürün" yazıyor. Kapıdan içeri dalıyorum ve beni bir dallama karşılıyor. Radyasyon içinde beklemekten beyni yanmış, tek gözü yarım kapalı, ağzı yayık, buram buram deodorant kokuyor, elleri arkasında beni karşılıyor. Aklıma bazı temel eğitim dersleri geliyor. Elleri arkasında duran ve benimle konuşan, cevap olarak başını ileri geri hareket ettiren zavallı insan. Merhaba!  Çantamdan bilgisayarımı çıkartıp "işte bu eski bilgisayarım, yeni bir bilgisayar istiyorum" diyorum. Elimden bilgisayarı alıp bir masaya götürüyor, bilgisayarı incelemeye başlıyor. Sonucunda "100 lira" diyor. "Süper! Alıyorum, şu güzel, şunu alıyorum" diyorum. Yüzüme ters ters bakıyor. Beyefendi, diyor. "Bilgisayarınız 100 lira eder en fazla" diyor. Hatırladığım kadarıyla geçen yaz bu cihazı 1349 liraya almıştım. Şu anki eder değeri 100 lira. Kapitalizme ve birçok adını bilmediğim -izm'e küfür ediyorum.

Nihayetinde bir bilgisayar beğeniyorum, fiyatı 3000 lira. Dallamanın söylediğine göre kendisi bir "Canavar". Neyi Canavar bilmiyorum ama anladığım kadarıyla çok hızlı, ben daha tuşlara basmadan internet tarayıcısını açıyor olmalı. Bilgisayar bana 2905 liraya geliyor. Git gel 5 lira da yola vermiştim, hesaba onu da katıyorum. Eve varır varmaz, bilgisayarın kapağını açıyorum ve "power" tuşuna basıyorum. Elma parlıyor. Bir, iki, üç ve açılıyor. Canavar'a bakıyorum. Şu an karşımda gerçekten bir Canavar var, gözlerime inanamıyorum. Normal zamanda bilgisayarın açma düğmesine basıp o açılana kadar çişe gittiğim için şu an çişimi hâlâ tutuyorum. Anlaşılan o ki bu Canavar'ı açmadan önce o sorunumu gidermeliyim.
Canavar ile tam 2 ayımızı devirdik. Her şey çok güzel gidiyordu, lakin bir gün işten eve döndüğümde kapımın yarı açık durduğunu ve içeri girdiğimde de Canavarımın ve birçok orta halli cihazımızın çalındığını gördüm. Polisi aradım, ilanlar verdim; ama nafile.. O günden beri kendimi yalnız hissediyorum. 37 ekran televizyonum ve siyah beyaz telefonum ile hayatımı sürdürüyorum. Bu durumu gören arkadaşlarım bana yardım eli uzatıyor. Beni evlerine çağırıyor, ben de akıllı telefonlarını kısa süreliğine ele geçirip oyun oynuyorum, tabletleriyle internette geziniyorum. Bu yaşamım yaklaşık bir yıl sürdü ve nihayetinde para biriktirdim, artık bir bilgisayar alabilirdim. Arkadaşımın bilgisayarında ilanlara bakarken gözüme bir ilan takıldı: "ACİL çok temiz ikinci el bilgisayar adeta bu bir Canavar!". İlana girdim ve açıklamayı okudum: "Çok bir açıklama yazmayacağım, bilen bilir, bu bilgisayar adeta bir CANAVAR. Bir iki üç ve bam! Bilgisayar hali hazırda kullanımınızda.. O an kıpkırmızı olduğumu ve sinirden ellerimin titrediğini hissettim. Aklıma mağazadaki dallama geldi. İstediği olmuştu. Artık gerçek bir Canavar yaratmıştı.

17 Ağustos 2015

Aradaki Fark

Yenikapı - Atatürk Havalimanı Metro Hattı Yenikapı - Hacıosman Metro Hattı

Eskidir                                                             Teknolojik alettir
Ama 3g çeker                                                   Ama şebeke bile çekmez
Aksaray ve Şirinevler’e gider                             Taksim ve Nişantaşı’na gider
Ter kokar                                                          Parfüm kokar
Dörtlü gruplar halinde oturulmaya elverişlidir Karşılıklı, göz göze seyahate uygundur
Sıkış tıkıştır                                                      Bir nebze hareket alanı mevcuttur
Dışarıyı seyredebilirsin                                      Yerin dibinde gider, bir yer göremezsin
Suriyeli ve Arap işgali altındadır                         Elit ve Gezici kontrolü altındadır
Kulaklıksız seyahat edilemez                            İsteğe bağlı kulaklık kullanılabilir
Mecbur kalınmadıkça binilmemelidir Ulaşım için tercih sebebidir

3 Haziran 2015

Terk

Hiç “hata kimde?” diye sordun mu kendine? Bence, hayır. Dün gece televizyon karşısında başlayan ve sabaha kadar süren uykusuzluk halinin gözüne yansıttığı kızarıklık etkisiyle bir başına oturup Arjantin bardağını kafaya dikti. Dimebag Darrell eşliğinde bardaklarını kafaya diken insanlar topluluğunun oluşturduğu izbe bir mekanda arkadaşımın söylediklerini duymaya çalışıyordum. Mekan siyah, insanlar siyah, bira (ucuz)açık sarı ve ben takım elbiseliyim. Oldum olası sigara içen insanları anlamaya çalıştım. Sigara içmeyi denedim; ama sevemedim. Sevilesi olduğundan değil, bağımlılık hissiyatını merak ettim. Arkadaşım sigarasının dumanını suratıma üflediğinde nefretimin pekiştiğini anladım. Suratımı buruşturup kendimi geri çektim, bu sefer de arkadaki dumanlı hava sahasına takıldım. Nefes alamadığımı söyleyip dışarı çıktım.

Bir hata beraberinde diğer bir hatayı getiriyor ve bu da hatalar döngüsünü yaratıyor. Mekana geri döndüğümde arkadaşım yeni sigarasını yakıyordu ve bana bakıp “ben nasıl böyle bir şey yaptım?” diye sordu. Cevap beklediğinden değil; ama yine de cevap verdim. “Salaksın da ondan” cevabımı beğenmedi. Az önceki suratımın hali arkadaşıma geçti. Isınmış birasını kafasına dikip bitirdi ve bardağın dibinden göz göze geldik. Birbirine bakan iki kişi sizi yanıltmasın, ikimiz de bardağın altındaki “hatalıysan iç” yazısına bakıyorduk. Anlaşılan iç iç bitmeyecek bir gece bizi bekliyordu. Arkadaşım gülümsedi ve bir bira daha istedi. Onu hiç aldatmamalıydım, dedi. Or.spu çocuğu, dedim yüzüne bakarak. Sanırım ettiğim küfürler onda bir etki yaratmıyordu. Arkadaşlar arası şahsa edilen küfürler etkisiz eleman görevi görüyordu. Aileye geçilmesi ve işin içine anne, baba, yenge gibi bireyler katılması ise kavga başlatma sebebiydi. O yüzden o kadar ileri gitmiyordum. Arkadaşım 7 sene 4 ay 3 günlük ilişkisini hiçe sayarak gidip bir kızla birlikte olmuştu. Pişmanlık duyduğunu söylese de dediklerine inanmıyordum. Telefonunu çıkardı cebinden, kız arkadaşını aradı, buraya gelmesini söyledi. Sanırım onu öperek, ona sarılıp onu ne kadar sevdiğini söyleyerek hüznünü dindirecekti; ama acısı içinde yer edecekti ve hiç gitmeyecekti. Ona her dokunduğunda yediği boku hatırlayacaktı ya da ben öyle olmasını diliyordum. Sanırım son söylediğim geçerli.
Hatalar döngüsü ise sonucunda mutsuzluğu doğuruyor. Öpüşüyorlar.. Durmaksızın.. Arada dillerini görüyorum, gözümü kaçırıyorum ama karşımdalar, ne yapabilirim? Arkadaşım elini aşağı indiriyor, o açıdan görmediğimi düşünüyor ama kız arkadaşının bacak arasında sürtünmeden dolayı ateş çıkarıyor, görüyorum. Kız ise arada bir bu durumun hoşuna gittiğini göstererek öpüşmelerine es verip nefesini arkadaşımın ağzına veriyor. Bildiğin sevişiyorlar karşımda. Öpüşmelerinden doğan dudak sesleri Pantera’nın içinde boğuluyor. Hafiften kravatımı açıyorum. Senelerdir öpüşmedim. Ayağa kalkıyorum hızlıca ve dönüp tuvalete gitmem gerektiğini söylüyorum. Duymuyorlar beni. Dün gece başkasıyla gönül eğlendiren arkadaşım hiçbir şey olmamış gibi, şehvetle kız arkadaşını öperek bu loş ve pis kokan mekanda onu kendinden geçiriyor. Tuvalete gidiyorum. Kapıdan geçmeden dönüp arkama bakıyorum, arkadaşımın elleri kız arkadaşının göğsünde yer edinmiş, yeni bir ateş peşinde koşuyor. Tuvalette telefonumu çıkartıyorum ve mesaj sekmesine giriyorum.

Hatayı kabul etmek en büyük erdemdir, dostum.. Durma! İtiraf et!

Alıcı:Seval
Mesaj: Erkek arkadaşın seni dün aldattı. Hem de bir orospuyla.. Bir düşman.


Göndere basıyorum ve mesaj uçup gidiyor. Çişimi yapıp masaya geri dönüyorum. Sevişmelerinin bitmesi beni mutlu ediyor. Doğru bir davranışta bulunduğumu düşünüyorum. Kızın bunu bilmesi gerekiyor. Gerçi bu şekilde olmasaydı daha iyi olabilirdi, her neyse.. İkisi de gelen mesajı okuyorlar. Arkadaşım bir kez daha okuyor mesajı ve yutkunuyor. “Allah belanı versin” sahnesini bekliyorum. Yüzüm gülüyor. Seval numaraya bakıyor, tanıyamıyor. Şirket telefonum ilk kez işe yaradı. Mutluluktan uçuyorum. Seval telefonunu kulağına götürüyor. Hayır! Olamaz! Bir dakika! Yoksa? Beni arıyor. Kafamdan vurulmuşa dönüyorum. O gümbür gümbür müziğin içinden telefonum çalıyor ve ikisi de bana bakıyor. Yavaşça telefonumu cebimden çıkarıp aramayı meşgule atıyorum. “Evet Seval, bu piç seni aldatıyor” diyorum ve ayağa kalkıyorum. Gözlerimi kapattığımda kendimi sahnede buluyorum ve arkadaşım kafama tam 3 mermi sıkıyor. Oracıkta ölüyorum.

21 Nisan 2015

Salt

Soğuk su önce boynuma çarpıyor, tüylerim diken diken oluyor. Sıcak vücudum, bu çıkagelen soğuk suya henüz alışkın değil, içim ürperiyor. Kafam hâlâ meşgul. Gözlerimi kapattığımda kendimi Sorrento’da ayağıma çarpan dalgalara bakarken buluyorum. Huzuru kovalıyorum. Su bir anda ısınıyor ve suyun altından kaçıyorum. İçi su dolu ufak bir tenceredeki kurbağa gibiyim. Tencerenin altında kısık ama istikrarlı yanan alev, suyumu ısıtıyor; lakin ben bunun farkında değilim ve yandığımı görmekten acizim. Buharlar yayarak gidere süzülen suya takılıyor gözlerim. Su, saatin ters yönünde kayboluyor gözlerimin önünden. Evet, çok uzaklarda, Dünya’yı ayıran o hayali çizginin güneyindeyim ve Coriolis, bulduğu bu fikriyle bana banyomda eşlik ediyor. Bazı şeyler kafamdan hiç gitmiyor. Bornozumu sırtıma asıp kollarımı içeride saklıyorum. Derebeyi gibiyim. Aklıma Bahadır geliyor. Ranzada yatıyorum ve o içeri giriyor. Beyaz bornozu üzerinde. Her erkek gibi banyodan çıkarken saçlarını havaya dikmiş, bana gülümsüyor. Yine güneydeyim; lakin bu sefer çizginin kuzeyinde, hayatımın tam da ortasındayım. “Bornoz gibi bir rahatlık var mı ya? Bak giyiyorsun, üşümüyorsun, mis gibi, rahat, şuna bak!” diyor Bahadır. Kollarımı bornozumun içinden geçirirken Bahadır’ı düşünüyorum. Hasta Beşiktaşlı. Kombine bilet alabilmek için çalışmaya gelmiş. Kimisi ekmek parası peşinde, o ise aşk peşinde.

Yatağıma uzanıyorum, havada bir sıkıntı var, “havanın ardı bozuk”. Babamın fıkrası geliyor aklıma. Bazı şeyler kafamdan hiç gitmiyor. Gülümsüyorum. Meyve tabağı yapıyorum kendime. Hepsi de serinletici ve sulu sulu meyveler. Az önce yanan vücudumun içten içe acısını alıyorlar sanki. Kendimi rahatlamış hissediyorum. Muzu soyuyorum, “sana wafflecı gibi muz dilimliyim mi?” diye soruyor Efe. Dilimle bakalım, diyorum. Muzun kabuğunun yarısını çıkartıyor ve bir bıçak yardımıyla yatay şekilde ince ince dilimliyor muzu. Hoşuma gidiyor; ama bu sefer muzu ısırarak yiyorum. Kabuğunu da yatağımdan çöp tenekesine fırlatıyorum. Tam isabet!

Yatağımda öyle uyuyakalmışım. Her yerim uyuşmuş ve üşümüşüm. Bornoz hâlâ üzerimde ve ayaklarım buz gibi. Zar zor kalkıyorum ayağa. Boynum tutulmuş. Üstümü giyip bilgisayarımı kucağıma alıyorum. Şifre istiyor. İlkinde yanlış giriyorum. Niçin bu kadar uzun şifreler kullanıyorum sanki? Neyse ki ikinci denemede şifremi doğru girebiliyorum. En azından kod girmek zorunda kalmadım. Öyle olsaydı onu da başaramayacağımı çok iyi biliyorum ve iyi de hatırlıyorum o ezik büzük harfleri ve sayıları girmenin ne kadar zor olduğunu. Sıfır mı yoksa “o” harfi mi belli olmayan karakterler. Muhtemelen yine yanlış girecektim ve Gökhan diyecekti ki “ohoooo daha şuradaki 4 karakteri doğru yazamıyorsun, bırak kardeşim şu klavyeyi”.
Uzun süre işlerimi yapıyorum bilgisayarımda. 3 saat 14 dakika olmuş. Zaman ne çabuk geçiyor. Gözüme masamdaki not takılıyor. Kız arkadaşım çıkmadan yazmış. Yazısına bakıyorum. Bazı şeyler kafamdan hiç gitmiyor. Yazın ne kadar güzel diyor kadın. Teşekkür ediyorum. Yazımı beğenmesi hoşuma gidiyor. Bir dahaki sefere farklı bir yazı stiliyle karşısına çıkmalıyım. Böylece katilin ben olduğumu anlayamazlar. Donnie Darko. 2001.

Dediğim gibi, kafam hep meşgul ve onlar hep kafamda, benimle yaşamaya devam ediyorlar.