10 Aralık 2014

Teslim

Etrafıma bakıyorum, tek boş yer var metroda: o da benim yanımdaki koltuk. Sahibi az önce meskenini terk etti ve ortalık galeyana geldi. Saydığım yirmi iki çift göz var bana ve yanımdaki koltuğa bakan. Akşam iş çıkışı saatini düşünün. Tüm günün yorgunluğunu metroda ayakta giderek, onlarca durak boyunca sinir harbi yaşayan insanlar var çevremde. Ben ise ilk duraktan binip sakin metronun ruhunu bu insanlardan bihaber yaşıyordum. Taa ki güruh vagonuma hücum edene kadar. Dört kişiyi bir arada tutan ve birbirine bakmaya zorlayan koltuklardayım. Oturmaya dördüncü arıyoruz. Bavul ile seyahat ettiğim için koridordaki koltuğu tercih etmemle başlayan yolculuk bir işkenceye döndü dönecek. Zira ayaktaki insanlar üzerime çullanıyor. Bavuluma vurup çaresiz yorgunluklarını benim güzelim bavulumdan çıkarmaya çalışıyorlar. Ne kadar çaresizim. Yanımdaki kişinin de kalkmasıyla iyice yalnız kaldım. Boş koltuğun verdiği soğukluk vücuduma yayılıyor. Ayakta durduğunu gördüğüm orta yaş krizine tutulmuş, saçları kırçıllı bir amca var. Onun oturmayı hak ettiği bir dünyada mı yaşıyoruz yoksa bir eli cebinde, sırtında çantası, kafasında beresi, kulağında kulaklığıyla sakız çiğneyip koltuğu kesen çocuk mu oraya geçmeli? Bu konu hakkında kısa süreli bir beyin fırtınası yapıyorum. Çocuğun bir adım ileri atmasıyla çok da düşünmeme gerek kalmıyor ve çocuk yanıma geçmek için izin istiyor. İşte bendeniz Themis. Karşınızdayım. Hayata yön veren, adalet temsilcisi, biricik Themis. Çocuğa bakıyorum ve bavulumu önüne sürüp yolunu engelliyorum. Çocuğun gözleri kısılıyor. Bu bana bir çok şeyi açıklıyor. Kısılmış gözden hayatım boyunca korkmuşumdur. Zihinden geçen kötü düşüncelerin göstergesidir. Çocuğun ağzı yarım açık, sakızını çiğnemeden bana bakıyor. Yaklaşık 7-8 dakikadır izlediğim ve sanırım Unforgiven solosunu yarıda bırakan parmakları cebinden çıkıyor. Kulaklıklarını kulağından çekip “şuraya geçebilir miyim?” diye bana soruyor. Yaşı benden küçük, evet. Öğrenci. Daha bıyıkları terlememiş. Beresinin kenarından çıkan saçlarının şekli ve o kumral saçları, bir bütün olarak nefretimi içimde biriktiriyorum. Cevap olarak “hayır” diyorum. Bavulum hâlâ yolunu engelliyor. Cam kenarı koltuk, usul usul sahibini bekliyor. Amcaya sesleniyorum. Gelip oturmasını söylüyorum. Kıvrılarak aralardan geçiyor. Az önce teşhis koyduğum yaşlı amca modeline hiç uygun hareketler değil bunlar. Yılan gibi yanaşıyor. Bavulu hafifçe çekiyorum ve geçip yanıma oturuyor. Çocuk bir bana bakıyor bir amcaya bakıyor. Hiçbişe demeden kulaklığını takıp daha sert bir parça açıyor. Tahmin ettiğim gibi kötü bir hareket görmedim kendisinden. Nefesini müzikle aynı sertlikte dışarı veriyor. Pencereden dışarı bakıp solo atmaya devam ediyor. Parmaklarına bakıyorum. Bu sefer parçayı çıkaramıyorum. Hızlı nota geçişleri olmalı. Amca omuzuma dokunup teşekkür ediyor. Rica etmiyorum. Sadece başımı eğip karşılık veriyorum. İçerisi iyice sıcak mı oldu yoksa bana mı öyle geliyor? Bilmiyorum. Camların buharlanması tezimi doğruluyor. Çocuğun dışarı anlamsız bakışları beni rahatsız ediyor. Ben de dışarı bakıyorum herkesin yaptığı gibi. Bir şey görünmese de bakmaya devam ediyoruz. Cama çıkmış terli saç izleri dikkatimi çekiyor. Muhtemelen sabah gidiş bacağında bırakılmış izler bunlar. Sahibi daha terli bir şekilde evine dönüyor olmalı. Duş almadan yatacak ve sabah başka camlara izini bırakıp hayatını sürdürecek. Bir köpek gibi her yere kokusunu bırakmalı çünkü. Bu hayatta gidici olduğunu unutup kalıcılığını belgelemeli..
Sesi duyuyorum. İneceğim durak. Ayağa kalkıyorum ve izin istemeden, hafif de çocuğa çarparak, kapıya doğru ilerliyorum. Amcadaki kıvraklık bende yok. Metrodan çıktığım andaki içime çektiğim oksijen hoşuma gidiyor. Bunaltıcı kum sıcağının ayağa yaptığı acıya çarpan serin deniz suyu gibi. İçime çektiğim şu anki hava ne kadar pis de olsa karbondioksit biriken bir vagondan daha pis olamaz. Arkamdaki kapı kapanıyor. Dışarının soğukluğu boynuma vuruyor. Kaşkolumu sarıyorum boynuma ve metro yavaş yavaş hareket ediyor. Derken seyahatimi paylaştığım koltuklara gidiyor gözüm. Çocuk benim yerime oturmuş! Bulanık da olsa görüyorum. Parmaklarını hayal ediyorum. Queen’den I want it all başındaki soloyu çalıyor. Çünkü en sevdiğim ve mutlu olduğum zamanlar o soloyu çalar parmaklarım. Metronun arkasından bakıyorum. Gözlerimi kısıyorum.

25 Kasım 2014

Giz

Cümlelerin içeriği “seni dişi sinekten kıskanırım”boyutuna geçtiğinde adam, bunların başına geleceğini iyi biliyordu. Bir kıskançlık kriziydi sadece. Bu krizler parlar ve çabuk söner; sonra o kriz yavaş yavaş tüter, içten içe karşısındakini yakar; iki tarafında üstüne siner ve uzun süre de ortalıktan kaybolmaz. Erkek kendince masum, kadın kendince haklıdır. Aslına bakarsanız: ortada haklı falan yoktur. Sadece bir kazanan vardır: o da kadındır. Her zaman da öyle olmamış mıdır? Ruhumuzun derinliklerine girip onu parçalayan ve haklı olmana rağmen gönlün el vermediği için geri dönen erkekler. Ah zavallı dostum.

Yan masadan duyabildiğim kadarıyla olayda bahsi geçen, önümüzde şu anda var olmayan erkek (bir sinirle kalktı gitti ama az sonra döner, çok uzaklaşmış olamaz, daha sinirleri sıcak), bir kız arkadaşıyla görüşmüştü ve sevgilisi tarafından tam tabiriyle “basılmıştı”. Erkeğe göre masumane bir görüşmeydi, kadına göre ise eve atmaya kadar giden teoriler bütünüydü. Gözlerim, önümdeki kitaba sabit olarak bakıyordu. “Çünkü” kelimesinin üzerine park etmiştim. Kulaklarım ise yan masadaki muhabbetin tam ortasındaydı. Pislik bir röntgenci, ahlak yoksunu bir kulak misafiriydim. Herkes karşısındakiyle konuşuyor, kahkahalar havada uçuşuyordu. Benden başka satıcısı olmayan bir muhabbetin tam içindeydim. Erkek kalkmadan önce en son “ya sadece bir kahve içtik ve dağıldık, abartıyorsun” demişti. Kadın ise gözlerini belertip “tabi canım sadece bir kahve içtiniz, tabi ben de salağım ya tabi” içerikli yaklaşık dört beş “tabi”den oluşan cümleler kurdu. “Tabi” kelimesi en büyük silahıydı. İroninin kadında dile gelmiş hali. Çok yakar canını. Seni hem onaylar hem yerden yere vurur. Erkek “tabi” hücumuna fazla maruz kaldığı için vücudu dayanamamış ve kalkıp gitmişti. Kadın ise şu an krizin tütme aşamasındaydı. Yalnız kalınca gözlerimi hafifçe kaldırıp onu izledim. Esmer, yüzü sivilceli, çirkin burunlu, farklı bir kadındı. Burnundan derin derin nefes alıyordu. Sinirliydi, çünkü bu aktivite sadece spor hocaları esneme yaptırırken gerçekleşirdi. Bir de işte bu durumda. Sinir harbinde. Arkasından kadın da kalktı. Masaya 20 lira bıraktı. Çekip gitti. Kendimi piç gibi hissettim. Kitabımı masaya bırakıp kadının arkasından baktım. Hızlı hızlı ilerliyordu. Nereye gidiyordu? Erkeğinin peşinden mi koşacaktı? Yoksa evine mi gidiyordu? Bu günü böyle bitiremezdim. Ben de düşünmeden masaya 10 lira bıraktım ve kendimi kadının peşinde buldum.

Kadın oldukça hızlı yürüyordu. Sırtımdaki çanta beni yavaşlatıyordu sanırım. Atmosferde yol alan bir uzay mekiği gibi ağırlıklarımı atmam gerektiğini düşündüm. Önce çantamı yere attım, sonra üstümdeki montu. Kadın büfeye uğradı. Ben de hemen köşesinde soluklandım böylece. Hava soğuktu ama bedenim, sonuca olan açlığa karşı bir sıcaklık hissediyordu. Takibimi sürdürüyordum. Obsesif bir adama dönüşmüştüm. Yaptığım doğru mu bilmiyordum. Gecenin karanlığında bir kadını takip ediyordum. Buna yabancılar “stalker” derdi. Sanırım daha çok bu yolda ilerliyordum. Kadın yürümeye devam etti, ben de arkasına takıldım. Sokak lambalarının ışıkları çarpıyordu yüzüme. Gizli gizli yürüyordum arkasından kadının. Cihangir’in arka sokakları, geceleyin korkutucuydu. Kedilerin miyavlamaları ve evlerin balkonlarından gelen sesler eşliğinde takibimi sürdürüyordum.
Kadın bir apartmanın önünde durdu. Giz apartmanı. Anahtarını çıkardı ve içeri girdi. Ben de sokağın köşesinde onu izledim. Evine girdi ve önce perdeyi indirdi, sonra ışığını açtı. Sanırım bugün bilinmezlikle bitecekti.Çenemde bir uyuşukluk hissediyordum. Gözlerim kararmıştı. Sokak lambası gitmiş olmalıydı. Başımda da bir ağrı hissettim. Ardından da karnımda aynı hissiyat. Arka arkaya geliyordu uyuşukluklar. Gözlerimi açtığımda bir tekme gördüm tam karnıma inen. Dayak yiyordum. Hafif kendimden geçtim. Tekmeler durdu. Bir şeyler soruyordu tekmeyi sallayan kişi; ama anlayamıyordum. Omuzlarımdan tutup beni sarstı, işte o an göz göze geldik. “Sen kimi takip ediyorsun ulan?” dedi. Karşımda kriz kaçağı erkek vardı. Bu kadar dayağı hak ettiğime göre kesinlikle o olmalıydı. Hiçbir şey diyemedim. Adam gibi dayağımı yedim.


Birkaç saat sonra hava aydınlanmış, gözlerim ise yanıyordu. Hafifçe doğruldum. Her yerim ağrıyordu. Kalkar kalkmaz eve baktım. Tanıdık bir yüz beni selamladı. Dünkü tekme sahibi. Camda sigara içiyordu, bana bakıyordu. Hikayenin sonunu öğrenmiştim. Mutlu mutlu evime döndüm. Bu sefer kriz benim üzerimde sinmişti ve uzun süre çenemden ve karnımda kaybolacak gibi de durmuyordu.

9 Kasım 2014

Paradoks

Uçurumun kenarındayım. Aşağı baktığımda bulutları görüyorum. Yukarıda ise bir insan var. Gözlerim karardı. Tekrardan kendime geldiğimde gördüğüm silüet orada değildi. Gözlerim onu arıyor. Gelmemesini istiyorum yanıma; ama gözlerim hâlâ onu arıyor. Nedensiz.. Sağ bacağımın uyuştuğunu hissediyorum. Yapraklar hışırdıyor. Sanırım hayatımda ilk kez bulutları izliyorum. Ben kurbanım. Eminim arkamdan yas tutulacak. Kötü bir insan değilim. Ruhunu teslim etmiş bir beden düşünün. Güneş bulutların arasından çıkıyor. Gözlerim yanıyor. Engelleyemiyorum. Ellerim bağlı. Sadece hayatıma yol vermem gerekiyor. Olanı kabul etmeyi. Olana yol vermeliyim. Dünya benim etrafımda dönüyor. Dönsün istemezdim. Bencilim. Seninle saf ruhumu, güçsüz bedenimi, dingin hayatımı paylaşamam. Çünkü emelim belli. Alnıma yazılmış. Aklımdan akıyor düşünceler. Başım ağrıyor. Saatlerce burada kalabilirim. Gözlerim karşı gelebildiği kadar direnecektir, bundan emin olabilirsin. Şimdi o yumuşak yatağımda, elim yastığımın altında, bacağımın teki yorganın dışında uyuyorum. Göz kapaklarım kapalı, ama gözlerim içinde dans ediyor. Kabus görüyor olmalıyım. Hepsi bilinçaltımın bana oyunu. Gözlerim  o kadar hızlı hareket ediyor ve beynim o kadar çok çalışmaya zorlanıyor ki kendimi kontrol edemiyorum. Çelişki içindeyim. Bu rüyada dik durabilirdim. Başaramadım. Rüyadan uyandım ve kabullendim.

4 Kasım 2014

Hah

“Oğlum gel açsındır, bişeler ye” dedi. “Sağol Recep Abi, tokum. Benim dönerciye gittim. Off şahane döner yapıyor ya” dedim. Elindeki çatalı yemek masasına bıraktı. Ciğerlerine nefesi biriktirdi. Oturduğu yerden sadece başını çevirerek bana bir bakış attı. Vücudu hâlâ masaya dönüktü, yemekten kopamamıştı. Bedeni önündeki köfteyi, kafası beni yemek istiyordu çünkü. “Sen..”dedi. Evet geliyordu. Hissedebiliyordum. Öfke kokuyordu ağzı. “Sen bizim Fatih’teki Alparslan Usta’nın Yeri’nden hiç yedin mi çocuğum?” diye sordu. Cevabım belliydi aslında. Tabi ki yememiştim. O kim yahu? Ağzındaki köfte ve cacık bulamaç olmuş, soruyla geviş getiriyordu çenesi. Yok abi, dedim. “Hah!!” dedi. Hah? Başarmıştı. Döner ne demek, bilmiyordum. Tatsız tuzsuz dönerler içerisinde geçirdiğim yıllarıma isyan ettim. Gözlerim doldu. Üçüncü sınıf bir restoran döneri ile bir ömür geçirmiştim. Gözlerimi yukarı diktim ve dua ettim. Alparslan Usta’ya ihanet ettiğim yıllarım için Tanrı’ya sığındım. ”O zaman sen hayatında döner yememişsin” dedi Recep Abi. “O dönerden ye, hayatında bir daha başka bir yerden döner yemezsin” dedi. Damak tadı ile başlayan cümleler geçti kafamdan. Hepsi Recep Abi’nin geviş getiren çenesine tosladı. Boy vermeden çürüdü. “Haklısın” diyebildim sadece. Masaya döndü kafası. Yemeğini yemeye devam etti. “Oğlum!” diye seslendi. Bu sefer gerçek oğluna sesleniyordu. Getir bakalım şu kadayıfı da yiyelim, dedi. Kadayıf kimdendi acaba? Bu riske girmeli miydim? Bir gol daha yemek istemiyordum. “Abi ben de tadına bakabilir miyim?” diye sordum. Neşesi yerine geldi. Bu sefer arkasına bakmadan el yordamıyla “gel” işareti yaptı bana. Yanına oturdum. Kadayıf yedik. Yediğim en güzel kadayıftı; lakin nereden aldıklarını sormadım. Soramadım. Recep abi “beğendin mi?” dedi. Ağzımdaki kadayıfla “evet” dedim. Kahkaha attı.
O gün kendimi karşı takımın forvet oyuncusu gibi hissetmiştim. Gol atmak istiyordum ama karşı taraftan onur kırıcı sözler geliyordu. Kendimi motive edemiyordum. En sonunda takım değiştirdim. Köşe vuruşundan gelen sözde ters bir kafayla kendi kaleme golü atmıştım. Biraz üzülür gibi yapıp orta sahaya doğru yürümüştüm. Takım arkadaşlarım yoktu etrafımda. Tek başına bir takımdım ben. Karşılık verememiştim karşı takımın ataklarına. Zevkler ve renkler tartışmasına girememiştim. Sonra üzüldüm ama. Yaptığım şeyden pişman oldum. Hemen satmıştım dönercimi. Bu duruma bir son vermeliydim. Ertesi gün kendimi Fatih’te buldum. Alparslan Usta’nın restoranı bırak üçü, beşinci sınıf bir yerdi. Döner söyledim porsiyon olarak. Tabakta 150 gr. döner geldi. İki yarım domates, bir yeşil biber, üç pide. Pideler sıcaktı. Açık ayran söyledim bi de. Yemeye başladım. Beklentim yüksekti. Kadayıf oranına bakılırsa döner bittikten sonra hafiften orgazm seviyelerine çıkmış olmalıydım. Dönerin yarısı bitti. Ayaklarıma doğru bir uyuşma geldi. Döner bittikten sonra arkama yaslandım. Kalan son damla ayranı da kafama diktim. Karnımı sıvazladım. Ohhh, dedim. Sigara içmeyen bir insan olarak, Usta’dan bir dal sigara aldım. İçtim püfür püfür. Recep Abi’yi aradım. “Alooooo” diye kulağıma bağırdı. O da telefonda bağırarak konuşan yaşlılarımızdan biriydi işte.. “Recep Abi müsaitsen bişe soracaktım sana” dedim. “Buyur oğlum noldu?” dedi. Abi, dedim.. Şu geçen yediğimiz kadayıfı ner… “Hah!!” diye lafımı kesti. Beklenen “hah” da gelmişti. "Tarif ediyorum, yaz" dedi. İki kilo almayı unutma bak, dedi. "Akşama balık aldım, balık yiyecez, üstüne iyi gider" dedi. Yiyecektim. Çatlayana kadar yiyecektim. Kış geliyordu. Biraz yağlanırım, bol kazak giyerim diye içimden geçirdim.

18 Ekim 2014

Sen

Sen. Bilgisayarın başında oturan ve bu yazıyı okuyan sen. Evet sen! Şu zamana kadar yılmadan ve usanmadan senin için yazdım yazılırımı. O gözlerin neler gördü. Hayatıma dahil oldun çok kısa aralıklarla. Beni tükettin ve gittin. İnanmadın bana. Benle dalga geçtin. Dahası bana burun kıvırdın. Bal mumundan yapılan bir heykel kadar gerçekliğine inandığın olaylar da gördü gözlerin. Sonuç olarak hepsi bendim ve sen oradaydın. Benim kafamın içinde, hücrelerimde, parmaklarımın ucunda. Belki benim yan odamda, belki benden kilometrelerce uzakta. Yazın düşen yağmurun serinliğinde, kışın suratına vuran güneşin sıcaklığında, hep ben vardım yanında. Seni aradı gözlerim, sesini duydu kulaklarım ve nefesini hissettim ensemde. Senin varlığın güç verdi bana. Yaşamaya teşvik etti. Çünkü biliyordum ki sen olmazsan, ben de var olamazdım. Bu yüzden devam ettim göz kapaklarımı istemli açıp kapatmaya, ciğerlerimi oksijenle doldurmaya, ayaklarımı bir adım daha ileri atmaya ve boğazımdan lokmaların geçmesini bekledim birer birer.
Seni o demirliklerin arasında kaybetmiştim en son, hatırlıyor musun? İki elimi parmaklıklara dolayıp “çıkarın beni buradan!” diye haykırmıştım. Sesimi kimse duymamıştı. Sen de çoktan uzaklara gitmiştin. Oturup kabullenmiştim. Gökyüzünden bir yıldız kaymıştı. En azından bana göre bir yıldızdı. Sönük bir yıldız. Rengi siyahtı. Benim gökyüzüm ise kızıldı. Her zaman kan ağlardı. Yola düşen yıldızı kaldırıp eve götürmem ise benim kaderimdi. Kaderime boyun eğişim benim için zor olmuştu. Dokuz canınından biri benimdi. Kara kedi her yerimi çizmişti. Sırtım kanıyordu ve ben gülüyordum. İnsanların bana garip garip baktığını hatırlıyorum. Sanırım istemsiz ve sebepsiz gülüşlerimdi nedeni. Gülmemeye başladım ben de. Duraklama devrini, soğuma aşamasını, hafta sonu tatilini yaşıyordu bedenim ve şarkılar bana eşlik ediyordu. Ayağım kayıp yere düştüğümde anladım, sen oradaydın. Kalçam kırılmış, eklemlerim ayrılmıştı; fakat önemli olan: sen oradaydın işte! Bu yüzden düştüğüm için ağlamadım. Kalkıp devam ettim yürümeye. Kıpkızıl bir gök, sapsarı bir güneş, masmavi bir deniz ve yemyeşil bir orman gibiydin.. Hayatım benim buradaydı işte ve sen de bunların tam ortasındaydın.

Bir silah sesi duydum, pencereye koştum. Yerdeydin. Kanlar içinde yatıyordun. "Kalk" diye bağırdım. Daha çok genciz ve hayat henüz başladı.