17 Ağustos 2014

İster misin?

Kırmızı ışığın gözüne nüfus etmesinden mi yoksa içine çektiği 5 gramlık marijuana'nın etkisinden mi, bilmiyorum, başını hafifçe yana yatırıp gözlerimin içine baktığında onunkilerin alev gibi yandığını gördüm. Diliyle alt dudağını ıslattı ve yavaş yavaş gözlerini kırptı. Kalp ritminin hızlandığını, kaslarının gevşediğini hissediyordum. Süren muhabbetimizin anında kesildiğini ve tuhaf sessizliğin birbirimizi rahatsız ettiğini bir tek ben mi seziyordum? Yoksa bundan keyif mi alıyordu? Kutunun üstünde "Isolater" yazıyordu. Diğerinin üstünde ise sadece "C" harfini okuyabildim. Kelimenin devamı siyah gazlı kalemle karalanmıştı. Kutuları incelememin üstünden tam 49 saniye geçmişti ki iç çekti ve kendini kanepeye bıraktı. Orgazm yaşıyordu karşımda, bunu görebiliyordum. Farklı güzelliğini de görebiliyordum. Saçları hafif koyu mavi, gözleri yeşildi; üstüne giydikleri komple siyah, çıplak ayakları sehpanın üstündeydi. Dudağının sol kenarında bir halka, söylediğine göre de aynı halkadan başka bir yerinde de vardı. Hiç dövmesi yoktu, ama döveni var gibiydi. Gözündeki morluğun henüz geçtiği anlaşılıyordu. Bilekleri temizdi. Sol dizi dikişle doluydu. Peki ben bu eve nasıl düşmüştüm? Evet, kelimenin tam anlamıyla düşmüştüm. Zira üstünde bulunduğum pis koltuğun kenarında çekinerek oturacak kadar temizdim. Hikayemi size anlatmaya yeltendiğimde kapı çaldı, kapıyı ben açtım. Karşımda tipik bir Alman kızı vardı. Elinde poşet ve kutular, bir kitap, bir de boru şişe duruyordu. Aralarında Almanca konuştular, gülüştüler ve öpüştüler. Dönüp bana Türkçe "ister misin?" diye sordu. İster misin? "Neyi?" diyecek kadar saftım. Elindeki onca şeyi mi istiyordum? Yoksa şu lanetin tadına mı bakmak istiyordum? Kafamdaki "ister misin"i her yöne çekebilirdim. Hayır ama teşekkür ederim, dedim. Neye teşekkür ettiğimi bilmiyordum. "Sen bilirsin" der gibi bir ifadeyle omuz silkti. Elindekileri bırakıp kapıdan çıktı ve gitti.

Bong'u ikinci kez içine çekti. Yanımdaydı ama sadece bedenen. Daha fazla dumana dayanamadım, ayağa kalkıp tuvalete gittim. Yüzümü yıkadım ve aynaya baktım. Ayna o kadar pisti ki kendimi göremiyordum. Film etkisi işte, arkamda bir kafa belirir gibi oldu. Korkuyla kafamı çevirdim. Karşımda küçük bir kız vardı. Aklımın çıktığını hissettim. Uykuda olduğunuzu bildiğiniz halde, rüyanın gerçek olma ihtimalinden hiç korktunuz mu? O korkuyu hissediyordum. Paralel evrende aslında şu anda evde olmam gerekirdi. Evde oturup içki içiyor, film izliyor olmalıydım. Küçük kızın elinde şırınga vardı. Beni daha da korkutan soruyu sordu: İster misin? Cevap vermemi beklemedi ve şırıngayı elime tutuşturdu.
Tek gözümü açıyorum. Sonra diğerini açıyorum. İkisi de yanıyor ve batıyor. Üstüme kar yağıyor. Ellerim iki yanda, bacaklarım birleşik. Tek hissettiğim şey su ihtiyacım. Ağzım kuruyor ve ses çıkaramıyorum. Nefesim soğuk havaya temas ediyor, yükselişini izliyorum. Yanımdan çıkarttığı sesten ne olduğunu anlayamadığım küçük havyanlar geçiyor. Hiçbiri benimle ilgilenmiyor. Bir başıma uzanıyorum. Vücudum uyuşmuş durumda, dudaklarım ise çatlamış. Şırıngayı hatırlıyorum. Küçük kızı. Almanların öpüştükleri anı. Son otobüsü kaçırdığımda çöp kutusuna attığım tekmenin ayağımın ve peşi sıra vücudumun her yerine dağıttığı acıyı. Daha sonra gülümseyişimi. Küçük kızın bana olan soğuk bakışlarını. İzole edici kokuyu. Tek taraflı aşkı. Umursanmayışımı. Gücümün yitişini birer birer hatırlıyorum. Lakin saatin ve bunu anlatmanın çok geç olduğunun da farkındayım. Beynimde tek bir soru var. Tüm gün bana sorulan soru. Bir eksiklik hissediyorum soruda. Kar yağmaya devam ediyor. Gece tüm huzuruyla sürüyor. Gözlerimi kapatıyorum. Yavaşça ağzımı açıyorum ve güçlükle bu sefer ve son kez ben soruyorum: Yaşamak.. Yaşamak ister misin?

8 Ağustos 2014

Kör

Kadının gözlerine bakınca kendimi balta girmemiş bir ormanda, ağaçların topraktan bir sanat eseri güzelliğinde yükseldiği ve dibini serin tuttuğu o yumuşacık toprakta, kuşların seslerini dinlerken ve gözlerimi kapatıp onlara kendi sesimle eşlik ederken buldum. Zamanın akmadığını, sanki bir film şeridi gibi kameranın sürekli olarak kadının gözlerinin içinden geçip tekrardan gözlerine ulaştığı bir hisse kapıldım. "Hayatınızı etkileyen en trajik olay neydi peki?" diye sordu. Odanın içindeki ağaçlar birer birer yok oldu, zemine gömüldü, çürüdü ve kayboldu. Birkaçı boyut değiştirerek masaya dönüştü, biri güzel kadının sandalyesi, diğeri ise arkadaki panoya büründü. Gözleriyle olan bağı koparmaya çalıştım. Afallayarak "efendim?" dedim. Burada soruları o soruyordu, cevapları ise ben bir türlü veremiyordum. Soruyu anlamıştım; ama zaman kazanmak istiyordum. Sorusunu yineledi: "Şu zamana kadar sizi etkileyen en büyük olay neydi? Olumlu veya olumsuz cevap verebilirsiniz." Biraz düşünüp "ailemin ayrılması" dedim. İstediğim etkiyi ruhuna empoze etmiştim. Gözleri kısıldı. Kumral, uzun saçlarını arkasına salladı. "Anlıyorum" dedi. Pek anladığını sanmıyordum. Psikiyatr, önündeki kare not deftere bişeler yazdı. Gülümsedi.
Aslında orada verdiğim cevap insanların benden beklediği ve beni etkilemesi gereken bir olayın dile gelmesiydi. Lakin öyle değildi. Düşündüğümde çok küçük şeyler de beni daha çok etkilemişti, çoğu da ailemin kararından trajikti. Oyuncağımın kafasını kırıp ailem eve gelene kadar ağlamam, aşık olduğum kızın benden ayrılması, buz tutmuş kaldırımda düşüp kıçımı kırmam gibi birçok şey geliyordu aklıma. Bunlar ara sıra aklıma gelen şeylerdi; ama oturup ailemin ayrılmasına kafa yormuyordum. Onu öyle benimsemiştim belki. İki taraftan da bir eksiklik hissetmediğim için hiç kafama takmamıştım. Peki bu benim hayatımı ve gelişimimi etkilemiş miydi? Buna cevabım hayır. Lakin çoğu insan bunun tersini düşünecektir. Ben, ailemden bana geçen genleri kendi hayat tarzımla harmanladım. Her insanın farklı olduğunu düşünüyorum.

Teşekkürler, dedi. Ben teşekkür ederim, dedim hemen. O beni tanımaya çalışıyordu. Verdiğim samimi cevaplara(!) teşekkür ediyordu. Peki ben neye teşekkür ediyordum? Beni anlamasına mı yoksa saati 250 Euro'luk seansla belimi bükmesine mi teşekkür ediyordum? Kalkmamı bekliyordu; ama kalkmıyordum. Gözleri notlarındaydı. Dokuz saniye sonra kaşlarını kaldırarak bana bir bakış attı. Kuşların cıvıldayışı geldi kulaklarıma. Suratına gülümseyip aniden somurtan insanları bilirsiniz, acaba karşımda öyle biri mi vardı? Merak ediyordum.. İşi bitmişti ve benden kurtulmak istiyordu. Bunu hissedebiliyordum ve hoşnut değildim. Bu odada bir fazlalıktım. Yere sürte sürte giden, sürttükçe de kıvılcımlar çıkaran bir balta hayal ediyordum. 2 metreye yakın kollarımla gidip kucaklayamayacağım kadar geniş gövdeli bir ağaç vardı karşımda. Baltayı havaya kaldırdım. Bir çınlama ve rüzgarın sesi geldi hareketimle. Gözlerimi kapamadan ağacın gövdesine geçirdim baltamı. Yapraklar döküldü başımdan, kuşlar uçuştu. Baltanın gövdeyi girmesiyle tok bir ses duyuldu. Zevkten çığlık attım. Diyaframım parçalanıyordu nefes alıp vermekten. Gülümsedim. "Gözleriniz..." dedim. Baltamı sırtıma koydum. Gözleri daha da büyüdü. "Gözlerinizde..." dedim. Merakla bana bakıyordu. "Gözlerinizde çapak var..."

Arkamdan kapıyı çekip giderken bu ormana bir daha ayak basmayacağımı biliyordum. Annemin ne kadar iyi kalpli, babamın ise ne kadar saygılı ve kibar bir insan olduğunu düşündüm. Onların oğlu olmaktan gurur duyuyorum. İyi ki varlar..

19 Temmuz 2014

Bakkal Amca

Elimde kare, jelatin kaplı, ışıl ışıl, üstünde "PEPSİ KAZANDINIZ!" yazan, cipsin içinde durmaktan üstü yağ kaplamış, dokununca en az iki kere parmak yalatan cinsten bir kağıtla yüzüne baktım. Oracıkta yüzü düştü, tüm gün yaşadığı dertler iki katına çıktı sanki. "Evet?" dedi. "Ne var ulan?" demek istedi. Küçük olduğum için "evet" dedi sanırım. Pepsi, dedim. Pepsi kazandım. Cipsten çıktı. Bi kağıda baktı, bi bana baktı. Milli piyangodan büyük ikramiye tutturmuşum gibi gözleri büyüdü. Yok pepsi mepsi! dedi. Demek ki gözleri öfkeden büyümüştü. Bu bakkalda pepsi mepsi yoktu ya da bana verilecek pepsi mepsi yoktu. Direttim. Niye ya, diye sordum. Bu bir soru cümlesi değildi. "Pepsimi istiyorum" içerikli üzgün çocuk söylemiydi. Nerden aldın sen o cipsi, diye sordu. Sizden aldım, dedim. Yalan söyledim. Okulun yanındaki marketten almıştım. Evde açıp görünce de cips+kola yapmak için soluğu bizim bakkalda almıştım. Zibidi, haylaz, bacaksız gibi kelimeler arka arkaya döküldü ağzından. Alt tarafı bir pepsi kazanmıştım. Zaten bu küçük yaşta daha ne kazanabilirdim ki? Bir Pepsi için neler çekiyordum. Coca Cola çıkmadığına dua ediyordum, yoksa dayak yiyebilirdim. Dolabın kapağını açtı, Pepsiyi uzattı ve sertçe "al!" dedi. Aldığım gibi fırladım. Yüzümde sevinç, elimde Pepsi eve koşturuyordum. Bi baktım arkamdan bakkal da koşuyor. Onu görünce adrenalinim arttı. Koştukça koştum. Ben önde bakkal arkada deliler gibi koşuyorduk. Pepsi için koşuyorduk. O soğuk Pepsi ve soğanlı cips için hayatım pahasına koşuyordum. Eve olan son dönemeçte bakkal beni boynumdan yakaladı, yere itti. Pepsi elimden fırladı. Amerikan filmi olsa burada çocuk "nooooooo"diye bağırırdı. Ben de "yooooooo" diye bağırdım. Pepsi taşa çarptı ve patladı. Köpükler fışkırdı sokağın dört bir yanına. Kolum da kanıyordu. Dönüp bakkala haykırdım: beğendin mi yaptığını?!. Adamcağız ne diyeceğini bilemedi. Beni kaldırdı, üstümü başımı silkeledi. Dönüp yürümeye başladı. Arkasından bakakaldım. Kolum kanamıştı ve Pepsim patlamıştı. Ben de eve döndüm. Televizyonun karşısındaki kanepeye oturdum. Durmadan of çekiyordum. Cips yiyesim de yoktu. Televizyonu açtım. Pokemon da bitmişti. Her şey üst üste geliyordu! Kanepeye uzandım. Bir an elim cebime gitti. Hışır hışır eden bir kağıt duydum. Çıkardım ve baktım ki kağıtta ne yazsın: PEPSİ KAZANDINIZ!

2 Temmuz 2014

Çocuk

Klimaya bakıyorum. Kumandası elimde. Güneş var, kar tanesi var, bir de yağmur damlası. Katalitiğin dibinde çömelmiş 3 dakika sol tarafımı, 3 dakika sağ tarafımı ısıtıyorum. Bazen arkamı dönüp sıcağı arkadan yiyorum; lakin yetmiyor. Katalitik, 2 metrekarelik alanın dışına ısı yaymadığı için Hollywood yapımlarındaki doğal afetleri aratmayan sıcak-soğuk dengesini odada bizzat yaşıyorum. İçinde bulunduğum 2 metrekarelik alan Alanya sıcağını yaşarken, geriye kalan alan Novosibirsk'te -30 dereceyi hissettiriyor. Çocuk olduğum için 2 metrekarelik alan benim hakkım. Çünkü ısınmaya herkesten çok ihtiyacım var. Evde de zaten ben ve anneannemden başka kimse yok. Anneannem büyük bir cesaret göstererek az önce kendini cephede ileri attı ve mutfakta bana yemek hazırlıyor. Ben de klimanın aslında kışın da kullanabileceğine dair kendimi ikna ediyorum. Anneannemin gelmesiyle bu düşünceleri ona da aşılıyorum. Klimayı niye açtın, diye soruyor. Isınmak için, diyorum. Klimanın yapabileceklerini gözlerimi kocaman, ellerimi geniş geniş açarak anlatmaya çalışıyorum. Müthiş bi çelişki içindeyiz. Açma bak bozacaksın, diyor. Dinlemiyorum. Klima çalışmaya devam ediyor. Önce soğuk üflüyor, sonra güneşe basıyorum. Güneşin beni ısıtmasını umuyorum. Klimadan garip sesler gelmeye başlıyor. Belki de önce kendini ısıtması gerek? Derken klima kendi kendini kapatıyor. Fazla ısındı belki de? Dumanlar çıkıyor içinden ve anneannemin dediği gibi "bozuluyor"!!

Söz dinlemez bir çocuk muydum, diye düşündüm. Usluydum. Belki de ailem bana karışmadığı için uslu gibiydim. Gözlem yaparak değil, deneyim ederek öğrendim çoğu şeyi. Deneme-yanılma hayatımın en büyük gerçeğidir.

orta-kafa-gol (temsili)

"Saat kaç oldu? Sizin eviniz yok mu? Hadi ses yapmayın, evinize gidin" dedim beşinci kattan. Belki beşinci kattan söylemem, belki de sesimin yeterince yüksek çıkmamasından kaynaklı bi umarsızlık vardı çocuklarda. Kaleci hiç oralı olmadı. Ortacı ve kafacının biraz dikkatini çekebilmiştim. Onlar da lafım bittikten sonra top oynamaya devam ettiler. Saat 23.14'tü. Ben bu saatte, onların yaşındayken bilmem kaçıncı rüyamı görüyordum. Çocuklar sokakta top oynamaktan, profesyonel futbolcu hayatına, daha da ileri gidip Dünya Kupası'nda ülkesini temsil edecek bir başarıya ulaşabilecek çocuklar da değillerdi . En fazla bundan on sene sonra Mert, Hüseyin, Mehmet gibi arkadaşları ile halı sahada top koşturacaklardı. Bizim sokaktan Neymar'ın yetişmesini beklemiyordum. Öfkemin kaynağı buydu. Sabahlara kadar orta-kafa-gol üçlüsünü sürdürmenin ne alemi vardı? Küçük uyarımı yapmamdan tam dört dakika otuz iki saniye geçmişti ki bir daha pencereye çıktım. "Oğlum anlamıyor musunuz? Uyuyoruz lan burada! Yürüyün gidin lan evinize zibidiler!!" dedim. Bu sefer kalecinin de ilgisini çektim; fakat "hadi lan oradan" der gibi bi hareket yaptı bana. Birinci katta oturmadığıma dua ettim. Zira üstümdeki donla pencereden atlayıp çocuğu gırtlaklayabilirdim. "Aşağı iniyorum ulan bekleyin!" dedim. Ayağıma terliğimi geçirdim, soluğu sokakta aldım. Evden nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Sokağa indiğimde bana üç kişi sürpriz yaptı. Üç çocuğun üç abisi de karşımda duruyordu. Saklandıkları karanlıktan çıkmışlardı. "Oğlum size kaç kere dedim, bak, arayalım şu belediyeyi. Buraya güzel bi yer yapsınlar. Size de yazık sokak arasında oynuyorsunuz, araba geçiyor hep. Geç oldu ama, dur, ben çıkıp şu adamı bir daha arayayım" dedim. Boşluktan yararlanıp tüydüm. Evden nasıl çıkıp sokağa indiysem, aynı hızda eve geri döndüm. Kulağıma tıkaç taktım. Deliksiz bir uyku çektim.

Ankara'da gecekondu hayatı yaşarken hayatım sokaklarda geçiyordu. Dersimi yapıp hemen kendimi dışarı atardım. Annem babam işten gelinceye kadar top oynardım. Çocukluğumu tasoyla, topla, saklambaçla, eriğe dalarak, dut ağacına tırmanarak, bisiklete binerek, kızlarla dansa davet oynayarak geçirdiğim için çok mutluyum.

11 Haziran 2014

Erkut

"Seninle ilk tanıştığımızda, senden.." diye cümleye başladı. İkinci görüşmemizdi. İlk görüşmemizde ise kısa süre birlikte kalabilmiştik. O yüzden onu tanıma fırsatım olmamıştı. Minik bir burnu, sevimli omuzları, kışkırtıcı bir göbek deliği vardı. Vücudunun görebildiğim kıvrımları hoşuma gidiyordu; konuşmaları, tavırları, üslubu ise henüz tanışmadığım yanıydı. Hayatı nasıl görüyor, gününü nasıl geçiriyor, mazoşist mi, hiç burnuna kelebek kondu mu, yalan söyler mi, göbek deliğinin fotoğrafını hiç çekmiş mi, utandığında kızarır mı, cin-tonik sever mi vb. gibi bir sürü soru dolanıyordu kafamda. Lakin siz bunları öğrenmekten öte kurduğu ilk cümlenin devamını merak ediyorsunuz, öyle değil mi? Açıkçası devamını ben de bilmiyorum. Bunu kendisine sormamız gerekiyor, çünkü ben insanların sadece bir kez tanıştığını düşünürüm. O ise birkaç kez daha tanışacağımızı düşünüyordu herhalde. O yüzden kurduğu saçma cümle üzerine konuşmadan uzaklaştım. Önümdeki sodaya baktım, cin-tonik almadığım için kendime küfrettim. İçimden. Dışa vursam belki de onu buradan uzaklaştırabilirdim. Neyse ki ahlaklı bir kişi olarak yetiştirilmiştim. Önümdeki bu durum beni şu yaşıma kadar takındığım ahlaktan uzaklaştıramazdı.

"Peki Erkut, what's it's shape?(bu şekil ne?)" sorusuna çocuk biraz düşündü. Soru yan masadan gelmişti. 5 kişilik bir ailenin en küçük bireyine, Erkut'a sorulmuştu soru. Karşımdaki kız ya benden nefret ettiğini ya da bana aşık olduğunu anlatıyordu, bilmiyorum; ama yan masadan gelen sorunun cevabını çok iyi biliyordum. Erkut cevabı tam anlamıyla "yapıştırdı!". It's a square!(O bir kare), dedi. Tüm aile alkışladı. Bu sayede yan masaya bakma hakkımız oldu. Çünkü bu tip sessiz yerlerde yapılan sesli gösteriler tepki toplardı. Genelde kaşlar kalkık "noluyor yahu" bakışı atılırdı. Biz de işte bu bakışı attık. Bize eşlik eden iki masa daha vardı. Herhalde geriye kalan 7 masa Avrupa görmüş kişilerdi. Çünkü Avrupa'da bu normal bir hareketti. Kendi halinde, sessiz bir metroda bağıra bağıra konuşan iki kişi o insanlara sıcakkanlı, sevecen insanlar olarak görünüyordu. Biz ise bu tipleri hiç sevmezdik.

"Good boy, well what's it's shape?" diye yine sordu annesi. Çantasında bu küçük cisimleri taşıyan çılgın bir anne. İngiltere görmüş, aksanından anlaşılan, etrafındakilere çocuğunun ne kadar zeki olduğunu göstermekten zevk duyan bir anne. Böylesine zeki bir çocuğun da zaten bu kadar zeki bir annesi olabilirdi ancak, diye içimden geçirdim. Oğullarının ismini yanlış koymuşlardı. "Zeki" olmalıydı. Erkut bu sefer pek düşünmedi, bildiği yerden gelmişti soru. "It's a triangle(O bir üçgen)" dedi. Yine alkış kıyamet. Bu sefer bizim masa dahil üç masa da dönüp bakmaya tenezzül etmedi. Avrupalılaşmaya atılan ilk adımdı bizimkisi. Aile ise Avrupa sınırlarını aşmış, kendi bağımsızlıklarını ilan etmişti. Bayraklarındaki sembol, Erkut'un içinde bulunduğu Migros tipi mini araba olabilirdi. Yeşil zemine kırmızı araba. Kral Erkut. Anne Kraliçe. Marşlarında geçen kare ve üçgenler. Kafamda çılgın fikirler vardı.

(temsili)

Ayağa kalkıp tuvalete giderken düşüncelere dalmıştım ve ailenin bulunduğu masaya bakıyordum. Masanın etrafında Erkut yoktu ama. Ayağımla arabasına çarpıp üzerinden geçtiğimde, aslında tam da önümde durduğunu anladım. Ailesi hep bir ağızdan çığlık attı. En büyük çığlık annesine aitti. Oğlunun üzerinden 2 metrelik bir orman devi geçmişti sanki. Oğlu ezilip ölmüş olabilirdi. Hayır Einstein, bu yaşta ölemezsin, daha çok küçüksün! Ben ise ölmediğime dua ettim. Çünkü ayağımı arabasına fena çarpıp düşerken de bir masanın ucuna kafasını vuran bendim. Sırtüstü yere düştüm. "Ouch" dedim. "Ah" da diyebilirdim. Demedim. Avrupalılaşmaya atılan üçüncü adımım da bu talihsiz kaza ile gerçekleşmişti böylece. Hafif başım döndü. Ailesi Erkut'un başında, bizim Kışkırtıcı da benim dönen başımdaydı. İyi olduğumu söyledim. Erkut da iyi görünüyordu. Hatta ağzının her yerine bulaştıra bulaştıra yediği dondurmayı yemeye devam ediyordu. Annesi Erkut'u arabadan çıkarıp kucağına aldı ve oturduğu yere döndü. Babasıyla göz göze geldik. Sorry(Üzgünüm), dedim. No problem(Sorun değil), dedi. Ayağa kalktım. Tek başıma lavaboya gidebileceğimi söyledim. Tuvalete gidip s.çacağım halde, hala ellerimi yıkamam gerekiyor, havası veriyordum.

Tuvaletin kapısını kapatıp klozete oturdum. Karşımda saçma bir reklam vardı. Üçgenin içine yazılmış emlakçı ilanı. Triangle, dedim içimden. Yani three angle ve three sides(üç açı ve üç kenar). Üçgenin İngilizce'deki mantık karşılığı buydu. Bunu düşünen 25 yaşında biriydi. Erkut ise 5 yaşındaydı. Ailesi yine de onun, benim yaşımda olduğunu iddia ediyordu çevresine. Tuvaletten çıktığımda önce Erkut'u aradı gözlerim. Ortalıkta yoktu. Ailesi de görünürde yoktu. Gitmişlerdi. Gözlerime inanamadım. Her şey çok çabuk gerçekleşmişti. Erkut'un olmadığı bir yan masa sıkıcı bir yan masaydı. Bana işkence çektiren zalim masaya duyduğum sevgi. Lanet olası Stockholm sendromu. Kendi masama döndüm ve onun konuşmasına fırsat vermeden "bize gidelim mi? Evde 8lik kutu Efes vardı. İçeriz, muhabbet ederiz" dedim. Türk damarım basmıştı. Gözleri güldü. Olur, dedi. Bana aşıktı..