Önümde çok zor bir görev var.
Zorluk seviyesi: 9/10
Elemanlar: anneannem, ben, bir iPad ve 20 lira
Konu: teknolojinin beyne nüksetmesi
Elime 20 lira tutuşturdu. Al burdan al, dedi. Bi paraya baktım, bi anneanneme baktım. Bişe diyemedim. Parayı aldım elinden, ekranda bişeler yapıyormuş gibi davrandım. Gitti yerine oturdu. O an elimdeki şu kağıt parçasının iPadin şarj yerinden adeta bir atm para giriş bölümü gibi çekip alınmasını istedim. Gözlerimi anneanneme kaydırdım, bana bakıyordu. Belli ki parayı verdim hani benim biletim bakışıydı bu. Hallediyorum ben tamam, dedim. İçimde bir savaş veriyordum. Ya çaktırmadan kredi kartı numaralarımın hafızamda kaldığı kadarıyla bu işlemi bitirecektim ya da her şeyi ona anlatacaktım. Zor bir görev vardı önümde. İkincisini tercih ettim.
Oğlum şu deniz otobüsü saatlerine bi bakıver, dediğinde tehlikenin farkında değildim. Ne düşünüyordum acaba? Şu saatlerde varmış deyip odama gidip sonra da kitabımı okumaya devam edecektim sanki. Akşam 6 buçukta varmış, dediğimde elime tutuşturmuştu parayı. Zaten dümdüz bir ekrana dokunmam garibine gitmişti. Her şeyi yapabileceğimi düşünüyordu bu aletle. Hallediyorum ben tamam, internetten alacaz bileti dedim. Gidince de çıktısını alırsın, dedim. Çıktı kelimesi buraya pek oturmamıştı sanki. Yani bileti, dedim. Hala elimdeki paraya bakıyordu. Böyle olmuyor kredi kartı ile alacaz diye söze devam ettim. Bilet yok, para duruyor, kredi kartı numaraları bir ekrana yazılıyor ve çocuk sürekli hallediyorum ben tamam diyor. Her şeyi anlattım. Sonuç: yemedi. Annen gelince alırız o zaman, dedi. Gurp diye bi ses çıktı boğazımdan. İncinen gururumun sesiydi bu. Çok şüpheci davranmıştım sanırım, eski toprak dilinde haytalık yapıyordum. Ok, dedim. O da pek oturmamıştı sanki ama düzeltmedim. İncinmiştim çünkü. Yenikapıya gidip bileti alıp gelip "ahanda biletin" demek isterdim. Parasını geri verdim. iPadi camdan aşağı attım. Gittim kitabımı okumaya devam ettim
6 Ocak 2013
26 Aralık 2012
Fak
Ayaklarım bilgisayar masasında, sırtımdan terler aka aka ekrana bakıyordum. Pencere sonuna kadar açıktı, don atlet oturuyordum. Ceyran yapsın diye gittim dış kapıyı açtım. Karşı komşu ile göz göze geldim. Donumdaki bags bani komşuya el sallıyordu. İyi günler dileyip kapıyı adamın yüzüne kapattım. Hoparlörden ileti sesi geldi, masaya geri döndüm. Turuncu yanıyordu. Akşama şavşenk ridempşın izleyelim mi diye sordu. Ben izledim onu, başka bişeler izleyelim mesela... godfather olabilir, dedim. Bikaç dakika ses çıkmadı. Herhalde IMDB top 250 listesini kurcalıyordu. Tamam, dedi onu izleyelim. Coni volkır kaldı mı diye sordu, var kaldı dedim. İyi iyi film izlerken de onu patlatırız dedi. Anlaştık. Pencereyi kapattım.
Herkesin "derdimi anlatacak kadar" dil bilmesini aştık artık, onun bir adım önündeyiz. Herkes İngilizce biliyor. Daha doğrusu öyle sanıyor. Dil sınıfındayken Türkçe hocamız "hepiniz İngilizce biliyorum diyorsunuz di mi? Alın şunu çevirin bakalım 'sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş." demişti. Biz sınıf olarak dut yemiş bülbül gibi kalmıştık. Bir dildeki deyimi ilgili dile aktarmak oldukça zor. Deyim demek kültür demek. Sonuçta ben İngiliz değilim ki her şeyi İngilizce söyleyebileyim.. Çevirmesi bitti bir de bu işin telaffuzu var.
O akşam arkadaşım eve geldiğinde filmi hazırlamıştım. Johnnie Walker'ı sordu. Dolapta, dedim. İçkiyi sorarken ingiliz aksanı yapmıştı ama bilgisayarda yazışırken coni wolkır yazmayı tercih etmişti. Bu şey, yani ingilizce bilip bazı kelimeleri yazma aşamasında zorluk çektiğinden türkçe okunuşunu yazmak bir hastalıktı. İnsanı dil bilgisi seviyesinde intermediate ile upper-intermediate arasında yakalardı. O kadar yıl İngilizce öğrenip raconu bozmayarak "ben biliyorum" havalarında yazılırdı bu tip kelimeler. Yoksa Arnıld Şıvarszeneger'in Arnold Schwarzenegger olarak yazıldığını herkes gayet iyi biliyordu! Sadece çaktırmazlardı. Neyse üzerine gitmedim. Çünkü bu durumun farkındaydım. Her türkçe okunuşlu ingilizce kelime kullanımında aslında gerçekten yazamadığını anlıyordum. Getir hadi viskiyi patlatalım o halde, dedi. Gittim dolaptan 70lik conimizi aldım. Tam içkiyi bardaklara dökerken şişe elimden kaydı, yere düştü ve tuzla buz oldu. Burnuma keskin bi viski kokusu geldi. Gözlerimden yaş aktı. Ağzımdan ise tek bir kelime çıktı.. Fak!
Herkesin "derdimi anlatacak kadar" dil bilmesini aştık artık, onun bir adım önündeyiz. Herkes İngilizce biliyor. Daha doğrusu öyle sanıyor. Dil sınıfındayken Türkçe hocamız "hepiniz İngilizce biliyorum diyorsunuz di mi? Alın şunu çevirin bakalım 'sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş." demişti. Biz sınıf olarak dut yemiş bülbül gibi kalmıştık. Bir dildeki deyimi ilgili dile aktarmak oldukça zor. Deyim demek kültür demek. Sonuçta ben İngiliz değilim ki her şeyi İngilizce söyleyebileyim.. Çevirmesi bitti bir de bu işin telaffuzu var.
O akşam arkadaşım eve geldiğinde filmi hazırlamıştım. Johnnie Walker'ı sordu. Dolapta, dedim. İçkiyi sorarken ingiliz aksanı yapmıştı ama bilgisayarda yazışırken coni wolkır yazmayı tercih etmişti. Bu şey, yani ingilizce bilip bazı kelimeleri yazma aşamasında zorluk çektiğinden türkçe okunuşunu yazmak bir hastalıktı. İnsanı dil bilgisi seviyesinde intermediate ile upper-intermediate arasında yakalardı. O kadar yıl İngilizce öğrenip raconu bozmayarak "ben biliyorum" havalarında yazılırdı bu tip kelimeler. Yoksa Arnıld Şıvarszeneger'in Arnold Schwarzenegger olarak yazıldığını herkes gayet iyi biliyordu! Sadece çaktırmazlardı. Neyse üzerine gitmedim. Çünkü bu durumun farkındaydım. Her türkçe okunuşlu ingilizce kelime kullanımında aslında gerçekten yazamadığını anlıyordum. Getir hadi viskiyi patlatalım o halde, dedi. Gittim dolaptan 70lik conimizi aldım. Tam içkiyi bardaklara dökerken şişe elimden kaydı, yere düştü ve tuzla buz oldu. Burnuma keskin bi viski kokusu geldi. Gözlerimden yaş aktı. Ağzımdan ise tek bir kelime çıktı.. Fak!
19 Aralık 2012
Alış(a)madım
"Tahlillerden önce sizi Dahiliyeye alalım" dedi kadın. Hay hay, dedim. Dosyasındaki benimle ilgili evrağa bir işaret koydu, kapıyı açtı. Doktor tüm asaletiyle masasında oturuyordu. Günaydın, dedim. Ses etmedi. Kafasını kaşıyarak önündeki dosyaya bakmaya devam etti. Seni şuraya alıyım derken bile yüzüme bakmıyordu, "şurayı" eliyle gösterdi. Özel hastane doktoru umursamazlığı vardı adamda. Dünya para ödeyip s.klenmemek böyle bişeydi. Geçtim "şuraya". Üstüne çıkart, dedi. Çıkarttım. Derin nefes al, dedi. Derinden aldım. Tut, dedi. Tuttum bırakmadım. Bıraksam olay çıkardı. Yat şöyle, dedi. Yattım. Göbeğime vurmaya başladı, avuçladı bi güzel kendi vücudu gibi. Adama gıkımı çıkaramıyordum. Steteskop acımasızca vücuduma tecavüz ediyordu. Gazın var, dedi adam. Yarım saatlik muayene sonrası sadece gazımın olduğunu sonucuna varmamıştır herhalde diye düşündüm. Salayım mı diye soramadım, zira gazımın olduğunu ben de biliyordum. Dosyalı kadın geldi aklıma. Gaita inledi beynimin kıvrımlarında. Tahlil öncesi Dahiliyeye girince böyle oluyordu işte. Bütün suç kadındaydı. Açıklayamadım doktora. Yok desem olmazdı. Koskoca doktor bilirdi sonuçta. Kısık bir sesle "evet" diyebildim. İki gün önce full check-up isteği üzerine oluşan ve o günden beri sevip beslediğim, hastanede gaita uğruna bırakılıp gidecek bir gazdı o. Tamam kalkabilirsin, dedi doktor. Utanarak üstümü düzelttim. Muayene kaçınılmazdı ve ben de zevk almaya bakmıştım. Alkol alıyor muyuz, diye sordu doktor. İçimden "alıyoruz tabi bu gece rakı balık yapalım" diyesim geldi, diyemedim. İmzasına muhtaçtım doktorun. Arada sırada, dedim. Peki sigara, diye sordu. Eee denedim ama içmiyorum yani bikaç ayda bir kere falan diye uzattıkça uzattım. Hayır demek varken niye bu kadar uzattığımı anlayamadım. Gözüm steteskoptaydı. Bişeler anlamış olabilirdi ve belki de beni deniyordu hain doktor. İçmiyorum diyemezdim. Sigara içmiştim ve alkolün yanında olursa bi Djarum Black tüttürürdüm hiç acımadan. İçme evladım, dedi doktor. Bir anda yakınlaşmıştık. Tamam babacığım deyip sarılacağımı sandı galiba pezevenk. Alışırsın bak içme, diye tekrarladı. Yok içmiyorum zaten diyerek sıvamaya çalışıyordum ama tutmuyordu. Derbeder öğütü karşısında gözümün önüne doktorun leş gibi akciğerleri geldi. Samsun ile başlayıp Winston Light'a doğru giden bir sigara kurbanıydı belki de. Kokusunu sevmiyorum zaten alışmam yani, dedim. Yok yok sen içme hiç, diye diretti. Sigara içen insana sigaraya alış(a)madığını anlatmak ne kadar zor bişeymiş o an öğrendim. Kendisi de ya ailesinden görüp ya da arkadaşlarıyla muhabbet ortamında sigaraya başlamıştı ve bi kere o dumanı içine çekince sittin sene bu lanet şeyden kurtulamayacağını düşünüyordu; fakat ben öyle değildim. Bir bağımlılık değil bir anlık keyifti sigara benim için. Olsa da olurdu olmasa da; ama bunu doktora anlatamadım. Tamam, dedim. Attı imzasını, verdi dosyayı elime. İyi günler diledim, o bişe dilemedi. Çektim kapıyı çıktım. Dosyalı kadın beni hemen karşıladı. Elime iki tahlil kabı verdi. Vücudum doktor tarafından hamur gibi olmuştu, tuvalete zor gittim. Bikaç dakika içinde geri döndüm. Gaitayı veren bir insanın mutlu olabileceği kadar mutluydum, neşe saçıyordum. Hastaneden dışarı çıktım. Muayeneleri biten arkadaşlarım sigara içiyordu. Ver lan bi dal, dedim. Zaten inandıramadık adamı. Bi güzel içime çektim dumanı ve işte o gün bu gündür sigara bağıml... Yok canım, inanmadınız değil mi? Arkadaşlara yarın görüşürüz, dedim ve eve gittim. Leş gibi sigara kokuyorlardı.
30 Ekim 2012
Fikir Taneciklerim #11
"Canlarım ciğerlerim beni özlediniz mi, özlediniz di mi ay" girişli blog yazılarına denk geliyorum. Aklıma Seda Sayan geliyor. O da öyle açar ya programlarını, bi fark yok. Sen kalk da elit takıl, blog yaz, düştüğün hale bak. Yazık be!..
- O kadar film izledim, altyazılar okudum . "Lanet olsun" çevirilerinden başımı kaldıramadım. Ama bu sefer durum kendini aştı. Bundan daha kötüsünü görmedim. Aynen şöyle:
-How is he like?
-Cool..
Çevirisi:
-O neyden hoşlanır?
-Serinden..
Kafam yandı. Çipler gitti. Intel'den yenisini sipariş verdim. Haftaya ancak gelir. Bu süre zarfında bitkisel hayatıma devam edicem. "Yok artık" dedirten bir altyazı çevirisi gerçekten.
- Şu şundan iyidir düşüncesi sadece kendi içinde kalsa. Başka markalara değil de kendi markası içindeki modeller arasında bir sidik yarışına girilse daha mutlu bir hayat sürebilirdik. Mesela kullandığın şeyin 2013 modeli çıksın. Eskisine oranla daha iyi olsun. Diyelim bu eskisine göre daha iyi, bunu al. Karşı caddedekiyle karşılaştırmasak. Rahatlasak. Ben zaten markaya para veren biriyim. Diğerinden iyi olması beni çok tınlamıyor. İsim vermedim, genelleme yapmak istedim. Böyle de bi b.ka benzemedi ya neyse.
- Çok dikkatimi çeken ve kesinlikle inanmadığım iki tabir var. İlki "doktorların tüm çabasına rağmen..." Diğeri de "polislerin geniş güvenlik önlemleri". Doktorları pek gözümün önüne getiremiyorum böyle mükemmel bir çabayla. Sanki iki aletle bakıyorlar "yok ya bu yaşamaz" diyorlar, sallıyorlar adamı. Ne biliyim. İbrahim Tatlıses'te öyle olmadı ama adamı ölümden döndürdüler. Orada kesin tüm çabalarını kullandılar. Bizim bakkalın görümcesi için bu kadar çaba gösterildi mi peki?
Polisler ise ne kadar önlem alırlarsa alsınlar, insanın olduğu yerde illa ki bir sorun çıkıyor. Gözden bişe kaçıyor. O kadar güvenlik seminerine girdim, emniyet dersleri aldım. Anladım ki bir insan terör eylemini, bomba patlatmayı, birine suikast yapmayı istiyorsa yapıyor. O kadar rahat bir ortam var ki anlatamam size. Her yer metal dedektör kaynıyor. Bu dandik aletler hiçbir bombayı algılamıyor. Adam 50 kilo C4 ile oradan geçiyor. Plastik olduğu için ötmüyor cihaz. Bizim şapşal güvenlik görevlisi de elinde Garrett ile dursun öyle. Ankara'da metronun altı diye tabir edilen yer, koskoca Ankamall, Güvenpark o kadar güvenliksiz yerler ki resmen hayatımızı şans eseri yaşıyoruz. Biri ölecek oralarda, bize ders olacak, ancak o zaman akıllanırız. Güvenliği arttırırız. Bu ülkede işler böyle yürüyor. Biri deliğe düşüp bacaklarını kıracak, işte o zaman belediye gelir de çukuru kapatır.
Yıllardır yaptığım otobüs seferleri sonunda beni çıldırtan dört şeyi belirledim. Tahammül edemiyorum bunlara. İşte liste:
1) Çocuklu yolcu
Evet yapacak bişe yok. Onların günahı da yok ama çoğu insan dibinde deli gibi haykıran bir afacanla 8 saat yol gitmek istemez. Genel tahammül sınırını zorlayan bir unsur bu. Kısa geçiyorum seni çocuğum.
2) Deli yolcu
Bu adam öğlen vakti koltuğunu sonuna kadar arkaya yatırır ve 20 saniyelik bir süre içinde de uykuya dalmış olur. 20 saniye içinde tepki verdin verdin, yoksa dönüşü yok. Öyle iki büklüm gidersin tüm yolu. E be adam akşam olsa anlarım, gece olsa anlarım, yatır koltuğunu uyu da öğlen vakti yapılır mı bu? Belki arkadanki kişi gazete dergi okuyacak, laptop kullanacak, yemek yiyecek vs. Onu da düşünsene biraz. Deli yolcu işte
3) Manyak yolcu
Bu adam efendi gibi oturur, açar önündeki ekranı. Kanal D, Show tv falan izler, kek neyin yer. Derken gece olur uykusu gelir. O tv'yi kapatmaz. Parlaklık sonda, ses sonda, öyle uyur. Bir gıdım da rahatsız olmaz. Bu adam genelde benim yanıma oturuyor. Bazen de ön çaprazıma denk geliyor. O ışıktan rahatsız olmuyor, fosur fosur uyuyor, ben rahatsız oluyorum. Uyurken o ekranı kapatmak var ama daha hiç yeltenmedim. Zira uyku sersemi olay çıkarır. Dedim ya manyak yolcu
4) Ruh hastası yolcu
Bu adam çok pis uyur. Bi de utanmadan başını senin omzuna yaslar. Yavaş yavaş gelir o baş. Seni duruma alıştırmaya çalışır. Bir anda şok yaşama diye öyle yapar. Bir güzel senin omzuna kurulur. Misler gibi uyur. Halbuki gitsene öbür tarafa doğru uyusana be adam.
Bir keresinde de şöyle bir şeye rastladım. Yanıma benim yaşlarımda biri oturdu. Çıktık yola. O uyuyor. Benim de uykum geldi. Hafiften sızıyorum. Çocuk başını omzuma tam koyuyor, o an uyanıyor, geri çekiyor başını. Omza değdikçe geri seken bir baş düşünün. 20 kere falan oldu bu. Sonunda uyandırdım, gel dedim şu başını omzuma koy da ben de uyuyayım artık. Öyle olunca çekindi. Diğer tarafa döndü. Ruh hastası beni de ruh hastası yaptı. Hatta körle yatan şaşı kalkar diyeyim, bu yazıyı da böyle bitireyim.
- O kadar film izledim, altyazılar okudum . "Lanet olsun" çevirilerinden başımı kaldıramadım. Ama bu sefer durum kendini aştı. Bundan daha kötüsünü görmedim. Aynen şöyle:
-How is he like?
-Cool..
Çevirisi:
-O neyden hoşlanır?
-Serinden..
Kafam yandı. Çipler gitti. Intel'den yenisini sipariş verdim. Haftaya ancak gelir. Bu süre zarfında bitkisel hayatıma devam edicem. "Yok artık" dedirten bir altyazı çevirisi gerçekten.
- Şu şundan iyidir düşüncesi sadece kendi içinde kalsa. Başka markalara değil de kendi markası içindeki modeller arasında bir sidik yarışına girilse daha mutlu bir hayat sürebilirdik. Mesela kullandığın şeyin 2013 modeli çıksın. Eskisine oranla daha iyi olsun. Diyelim bu eskisine göre daha iyi, bunu al. Karşı caddedekiyle karşılaştırmasak. Rahatlasak. Ben zaten markaya para veren biriyim. Diğerinden iyi olması beni çok tınlamıyor. İsim vermedim, genelleme yapmak istedim. Böyle de bi b.ka benzemedi ya neyse.
- Çok dikkatimi çeken ve kesinlikle inanmadığım iki tabir var. İlki "doktorların tüm çabasına rağmen..." Diğeri de "polislerin geniş güvenlik önlemleri". Doktorları pek gözümün önüne getiremiyorum böyle mükemmel bir çabayla. Sanki iki aletle bakıyorlar "yok ya bu yaşamaz" diyorlar, sallıyorlar adamı. Ne biliyim. İbrahim Tatlıses'te öyle olmadı ama adamı ölümden döndürdüler. Orada kesin tüm çabalarını kullandılar. Bizim bakkalın görümcesi için bu kadar çaba gösterildi mi peki?
Polisler ise ne kadar önlem alırlarsa alsınlar, insanın olduğu yerde illa ki bir sorun çıkıyor. Gözden bişe kaçıyor. O kadar güvenlik seminerine girdim, emniyet dersleri aldım. Anladım ki bir insan terör eylemini, bomba patlatmayı, birine suikast yapmayı istiyorsa yapıyor. O kadar rahat bir ortam var ki anlatamam size. Her yer metal dedektör kaynıyor. Bu dandik aletler hiçbir bombayı algılamıyor. Adam 50 kilo C4 ile oradan geçiyor. Plastik olduğu için ötmüyor cihaz. Bizim şapşal güvenlik görevlisi de elinde Garrett ile dursun öyle. Ankara'da metronun altı diye tabir edilen yer, koskoca Ankamall, Güvenpark o kadar güvenliksiz yerler ki resmen hayatımızı şans eseri yaşıyoruz. Biri ölecek oralarda, bize ders olacak, ancak o zaman akıllanırız. Güvenliği arttırırız. Bu ülkede işler böyle yürüyor. Biri deliğe düşüp bacaklarını kıracak, işte o zaman belediye gelir de çukuru kapatır.
Yıllardır yaptığım otobüs seferleri sonunda beni çıldırtan dört şeyi belirledim. Tahammül edemiyorum bunlara. İşte liste:
1) Çocuklu yolcu
Evet yapacak bişe yok. Onların günahı da yok ama çoğu insan dibinde deli gibi haykıran bir afacanla 8 saat yol gitmek istemez. Genel tahammül sınırını zorlayan bir unsur bu. Kısa geçiyorum seni çocuğum.
2) Deli yolcu
Bu adam öğlen vakti koltuğunu sonuna kadar arkaya yatırır ve 20 saniyelik bir süre içinde de uykuya dalmış olur. 20 saniye içinde tepki verdin verdin, yoksa dönüşü yok. Öyle iki büklüm gidersin tüm yolu. E be adam akşam olsa anlarım, gece olsa anlarım, yatır koltuğunu uyu da öğlen vakti yapılır mı bu? Belki arkadanki kişi gazete dergi okuyacak, laptop kullanacak, yemek yiyecek vs. Onu da düşünsene biraz. Deli yolcu işte
3) Manyak yolcu
Bu adam efendi gibi oturur, açar önündeki ekranı. Kanal D, Show tv falan izler, kek neyin yer. Derken gece olur uykusu gelir. O tv'yi kapatmaz. Parlaklık sonda, ses sonda, öyle uyur. Bir gıdım da rahatsız olmaz. Bu adam genelde benim yanıma oturuyor. Bazen de ön çaprazıma denk geliyor. O ışıktan rahatsız olmuyor, fosur fosur uyuyor, ben rahatsız oluyorum. Uyurken o ekranı kapatmak var ama daha hiç yeltenmedim. Zira uyku sersemi olay çıkarır. Dedim ya manyak yolcu
4) Ruh hastası yolcu
Bu adam çok pis uyur. Bi de utanmadan başını senin omzuna yaslar. Yavaş yavaş gelir o baş. Seni duruma alıştırmaya çalışır. Bir anda şok yaşama diye öyle yapar. Bir güzel senin omzuna kurulur. Misler gibi uyur. Halbuki gitsene öbür tarafa doğru uyusana be adam.
Bir keresinde de şöyle bir şeye rastladım. Yanıma benim yaşlarımda biri oturdu. Çıktık yola. O uyuyor. Benim de uykum geldi. Hafiften sızıyorum. Çocuk başını omzuma tam koyuyor, o an uyanıyor, geri çekiyor başını. Omza değdikçe geri seken bir baş düşünün. 20 kere falan oldu bu. Sonunda uyandırdım, gel dedim şu başını omzuma koy da ben de uyuyayım artık. Öyle olunca çekindi. Diğer tarafa döndü. Ruh hastası beni de ruh hastası yaptı. Hatta körle yatan şaşı kalkar diyeyim, bu yazıyı da böyle bitireyim.
10 Eylül 2012
Ne garipler!
Ne garip değil mi? Hayır, vapurlar değil. İnsanlardan bahsediyorum. Ne kadar garipler, öyle değil mi?
Önümde bir adam yürüyor. Eli ceplerinde, kafası eğik. Genzini temizliyor. Yere tükürüyor. Kaldırımdan aşağı akıyor tükürüğü. Okkalı tükürük. İğrençlikte üstüne yok. Adam, sokağın sonundan sağa dönüp uzaklaşıyor. İleride toplanmış birkaç kişinin sesi geliyor. Çimlere oturmuşlar. Birinin elinde iki buçuk litrelik kola, diğerlerinin elinde plastik bardaklar. Sıralarının gelmesini bekliyorlar. Biri yediği bisküvinin paketini yanı başına fırlatıyor. Kola bitiyor. Biri kalkıp kola şişesini hafif eziyor, arkadaşına fırlatıyor. O da geri fırlatıyor. Küçük çaplı birer Messi hepsi. Diğerleri içi boş bardaklarını kemiriyor. Sonra hepsi birden kalkıp gidiyor. Geriye ısırılmış bardaklar ve ezik bir kola şişesi kalıyor. Yemyeşil çimin üzerinde doğada yitip gitmeye hiç hevesi olmayan plastik parçalar duruyor. Adamların üstlerinde tuttukları takımın forması var. Yürürken slogan atmaya başlıyorlar. Gelen geçenlerin yüzüne yüzüne atıyorlar sloganları. Gözden kayboluyorlar. Geriye yüzleri düşmüş, sinirli insanlar kalıyor.
-Bu adam neyin kafasında?
-Ne insanlar var ya!
-Şu insanları anlamış değilim.
Bütün çabamız insanları anlamaya çalışmak mı? Tabi ki hayır. Bizim çabamız tam olarak: bize benzemeyen insanların garip hareketlerini göz önüne getirerek dalga geçmekten ibaret. Evet sadece dalga geçmek. Onu küçümsemek. Bize benzemediği ve aykırı hareketleri için küçük görmek. Yoksa başkasının yaptığı hareket seni niye düşünmeye itsin. Tek amaç dalga geçmek. Bunu yaparken de kendimiz o insandan daha berbat hala geliyoruz. Farkında değiliz.
İnsanları anlamaya çalışmıyorum. Sadece kendimi anlamaya çalışıyorum.
Önümde bir adam yürüyor. Eli ceplerinde, kafası eğik. Genzini temizliyor. Yere tükürüyor. Kaldırımdan aşağı akıyor tükürüğü. Okkalı tükürük. İğrençlikte üstüne yok. Adam, sokağın sonundan sağa dönüp uzaklaşıyor. İleride toplanmış birkaç kişinin sesi geliyor. Çimlere oturmuşlar. Birinin elinde iki buçuk litrelik kola, diğerlerinin elinde plastik bardaklar. Sıralarının gelmesini bekliyorlar. Biri yediği bisküvinin paketini yanı başına fırlatıyor. Kola bitiyor. Biri kalkıp kola şişesini hafif eziyor, arkadaşına fırlatıyor. O da geri fırlatıyor. Küçük çaplı birer Messi hepsi. Diğerleri içi boş bardaklarını kemiriyor. Sonra hepsi birden kalkıp gidiyor. Geriye ısırılmış bardaklar ve ezik bir kola şişesi kalıyor. Yemyeşil çimin üzerinde doğada yitip gitmeye hiç hevesi olmayan plastik parçalar duruyor. Adamların üstlerinde tuttukları takımın forması var. Yürürken slogan atmaya başlıyorlar. Gelen geçenlerin yüzüne yüzüne atıyorlar sloganları. Gözden kayboluyorlar. Geriye yüzleri düşmüş, sinirli insanlar kalıyor.
-Bu adam neyin kafasında?
-Ne insanlar var ya!
-Şu insanları anlamış değilim.
Bütün çabamız insanları anlamaya çalışmak mı? Tabi ki hayır. Bizim çabamız tam olarak: bize benzemeyen insanların garip hareketlerini göz önüne getirerek dalga geçmekten ibaret. Evet sadece dalga geçmek. Onu küçümsemek. Bize benzemediği ve aykırı hareketleri için küçük görmek. Yoksa başkasının yaptığı hareket seni niye düşünmeye itsin. Tek amaç dalga geçmek. Bunu yaparken de kendimiz o insandan daha berbat hala geliyoruz. Farkında değiliz.
İnsanları anlamaya çalışmıyorum. Sadece kendimi anlamaya çalışıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
